26 Eylül 2012

Safe


Film izleme konusunda bu aralar oldukça hızlıyım :) Bugün incelemesini yapacağımız film “Safe”.

Filmin yönetmeni Boaz Yakin, çok fazla filmini görmedik, başarılı bir yönetmen diyemiyoruz o yüzden. Oyunculardan sadece Jason Statham önemli karakter zaten, o yüzden gerisine değişmeye gerek yok.

Her filmin kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğini çok defalar söylemişimdir. Filmin konusuna bakınca insan az çok kendini neyin beklediğini tahmin edebiliyor. Biz bugün bu beklenti çerçevesinde filmin durumunu değerlendirmeye çalışacağız.

Mafya tarafından ailesinden koparılmış oldukça zeki olan küçük bir kız vardır filmde, bu kız kafadan birçok hesabı yapabildiği ve güçlü bir görsel hafızası olduğu için Çin mafyası tarafından kullanılmaktadır. Bir taraftan da eskiden ne iş yaptığı başlarda belirsiz olan Luke (Jason Statham) sokaklarda boş boş dövüşmektedir. :) sonra bir gün olaylar gelişir ve Rus mafyasından bir grup Luke’un karısını öldürür ve Luke’a kimseyle yakınlaşmamasını yoksa yakınlaştığı herkesi öldüreceklerini söylerler, bizimki de bu duruma hay hay der. :)

Gelelim filmin gidişatına, filmin başından beri izleyen herkes Luke’un küçük kıza yardım edeceğini ve bir yerlerde yollarının kesişeceğini bilir ama nedense bu süreç biraz benim beklediğimden uzun sürdü, yani olayları biraz uzattılar ve Luke’un kızı kurtarmaya başlaması biraz zaman aldı.

Luke’un kızı Ruslardan kurtardığı metrodaki kavga sahneleri gerçekten çok iyiydi. Genelde Hollywood filmlerinde bu tür sahneler kesik kesik ve dar açıdan gösterilir, ama bence eski Hong Kong dövüş filmlerinde olduğu gibi daha statik kameralarla bu tarz dövüşleri izlemek daha eğlenceli oluyor.

House M.D. Finali


Daha önce House ile ilgili kısa bir yazı yazmıştık. Gecikmelerden dolayı sekizinci sezon ve aynı zamanda dizi finalini ancak izleyebildim.  En sonda söyleyeceğimiz şeyi en başta söyleyelim de olsun bitsin; ben dizinin bitiş şeklini, final bölümünün havasını çok beğendim.

Sekizinci sezon sekizinci bölümden sonra uzun bir ara vermek durumunda kaldım diziye. Sonrasında ise geçen hafta kaldığım yerden hızlı bir şekilde diziye yeniden başladım ve hızlıca bitirdim. Böyle uzun aradan sonra, kime nolmuştu, kim gittiydi, kim kaldıydı hepten unutmuşum. 2-3 bölümden sonra ancak adapte oldum diziye :)

Bundan sonra spoiler çok, o yüzden sekizinci sezon son 5-6 bölümü izlemeyenlerin devam etmemesini öneririm, yine de keyif sizin efendim :)

Bu kadar geç izlememe rağmen, uğraşlarım sonucunda hiç spoiler olmadan final bölümünü izledim. Belki de tek spoiler dizinin adında gizliydi: “Everybody Dies”. House karakterinin ünlü Sherlock Holmes karakterinden esinlenilerek yaratıldığını senaristler de sıkça dile getirdiler. Diziyi izlerken de bu konuya çokça gönderme gözümden kaçmadı. Zira hastası olduğum “Sherlock” serisinin her bölümünü son 6 içerisinde 2 defa izlediğimden dolayı, aradaki benzerlikleri yakalamak zor olmadı.

(Sherlock fena spoiler) Ben final bölümünü çok beğendim, bunda en önemli etken, yine Sherlock ile olan benzerliği sanırım. “The Reichenbach Fall” desem yeterli olacak sanırım. Kimileri çalıntı demiş House’un finali için, sanırım bu insanlar çalıntı ile gönderme veya bağlantı arasındaki farklı bilmiyorlar. Adamlar kabak gibi biz Sherlock karakterinden esinlendik House’u yaratırken dedikten sonra, alıp aynı senaryoyu bile çevirseler bence çalıntı olmaz.

19 Eylül 2012

Prometheus


Sinemaya iyiden iyiye merak sarmaya başladığım 1995-2000 arası dönem bilim kurgu filmleri açısında çok zengin bir dönemdi. Mükemmel bilim kurgulardan, sıradan B sınıfı bilim kurgulara kadar bi dolu film izledik o dönemde. Belki de bundandır bilim kurgu hayranlığım. :) O zaman nasıl ki bilim kurgu dönemiyse bu dönem de sanırım çizgi roman dönemi oluyor. Gerçi biraz normalden uzun sürdü bu çizgi roman dönemi ama olsun genel olarak şikâyetçi değilim. Şikâyet edebileceğim tek konu bu dönemde hatırı sayılır bilim kurgu filmi yakalamak oldukça zorlaştı. Bu kıtlık döneminde uzun zamandır izlemek istediğim Prometheus filmini ancak hafta sonu izleme şansı buldum ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Filmin kadrosundan önce konusundan bahsetmek daha doğru olacak sanırım. Öncelikle bu film bir uzay filmi. Dünyada insanoğlunun yaradılışına yönelik birçok ipucu bulunur ve tüm bu ipuçları dünyadan çok uzakta bulunan bir gezegeni işaret etmektedir. Bir grup bilim adamı ve asker bu gezegene yolculuğa giderler. Gezegene vardıklarında ise bir dolu olaylar dizisi kahramanlarımızı beklemektedirler ve bu kahramanlarımız bir şekilde dünyanın geleceğini kurtarmak için mücadeleye girişirler.

Filmin yönetmeni Ridley Scott, gayet başarılı bir yönetmen olduğunu düşünsem de genel bir tarzı olmadığı için filmleri bana çoğunlukla çok başarılı gelmez. Başrollerde Noomi Rapace, Michael Fassbender, Charlize Theron ve Idris Elba karşımıza çıkmaktadır. Guy Pearce da filmde rol almakta ancak izleyenler tanımakta biraz zorlanabilirler, ben açıkçası sesinden tanıdım, zira kendisi oldukça yaşlı bir adamı canlandırmaktadır.

Önce olumsuz kısımlardan bahsedelim. Yine spoiler yok ama izlemeyenler için biraz fazla bilgi içerebilir yazacaklarımız. Filmde açıkta kalan çok nokta var. Bir kere, 3 tane çizimden yola çıkarak trilyon dolarlık yolculuğa çıkmak bana çok mantıklı gelmiyor, o kısmın biraz daha altını doldurmak gerekirdi sanırım. Filmde fazla klişe var; tırsıp kaçmaya çalışan adamlar mı dersin, söz dinlemeyen insanlar mı dersin, ne ararsanız var. Ayrıca film çok fazla tahmin edilebilir olmuş. Ben ki film izlerken beynimi kapatırım, 1 sn sonrasını asla düşünmem, kim katilmiş, kim hırsızmış hiç kafa yormam ama bu filmde son 10 yılda yapmadığım kadar tahminde bulundum ve hepsi de tuttu. Belki de istedikleri budur, tam bilemedim. Kabak gibi her şey göz önündeydi yani. Aslında daha çok şey var söylenecek ama sahneleri burada tek tek açıklamak doğru olmaz sanırım.

The Avengers


Bugün The Avengers filmi ile karşınızdayız. Önce filmle ilgili kısa kısa; filmin yönetmeni Joss Whedon; Beyazperdede çok tecrübesi olmayan bir dizi yönetmeni. Filmin başrol kadrosu biraz kabarık; Robert Downey Jr. (Iron Man), Chris Evans (Captain America), Chris Hemsworth (Thor), Mark Ruffalo (Hulk), Scarlett Johansson (Black Widow), Tom Hiddleston (Loki), Jeremy Renner (Hawkeye) ve Samuel L. Jackson (Nick Fury). HIMYM’ın Robin’i Cobie Smulders ve bu filmde rolü oldukça kısa olan Gwyneth Paltrow’u (Pepper Pots) elbette unutmadım, ama rolleri biraz kısa olduğundan başrol kısmına yazmayayım dedim. :)

Filmin konusundan bahsetmeyeceğim, izlememiş olanlar bu yazıya daha fazla devam etmesinler. Spoiler vermemeye çalışacağız ama ister istemez önemli noktalara değinebiliriz :)

Filmin kurgusu gayet güzel, boş boş kötü adamların peşinde koşan süper kahraman filmlerinden değil kesinlikle. Kendi mantık çerçevesine sahip, aptal klişelere çok başvurmayan bir film olmuş. Loki kötü adama göre biraz sempatik biri bence. Kötü bir özellik gibi söyledim sanırım ama aslında hiç öyle değil. Filmlerde nefret uyandıran kötü karakterleri hiç sevmem, onları da kimse hatırlamaz zaten. Ama The DarkKnight’ın Joker’ini, The Silence of the Lambs’in Hannibal’ını bu yüzden kimse unutmaz. Elbette sempatik olduklarından değil ama akıllı kötü adamları canlandırdıkları için.

The Dark Knight demişken, birkaç benzerlikten bahsetmeden geçemeyeceğim. Loki, Joker kadar çok konuşmasa da onun gibi ne yaptığını bilen bir karakter olmuş. Yine benzer şekilde, yakalanmak için ortalıkta dolaşmaktan çekinmiyor ki, benim zaten bir planım var diyor. Bu arada ben filmlerde yapılan şeylerin yine filmde önceden anlatılmasını hiç sevmem, yani bir soygun yapılacaksa öncesinde bir grup insanın bu soygun hakkında konuşması bana çok saçma gelir, buna benzer şeyler bu filmde yok. O yüzden dizi yönetmeni dediğim Joss Whedon, beyazperdeye iyi bir başlangıç yapmış diyebiliriz. Ayrıca, The Dark Knight ile olan benzerliği de olumsuz olarak değerlendirmiyorum. Şu zamana kadar yapılmış en iyi filmlerden birinden esinlenmek ve bunu da doğru bir şekilde kullanmak oldukça önemli bir meziyet sonuçta.

4 Eylül 2012

The Dark Knight Rises

Birçokları zaten izlemiştir o yüzden bu filmle ilgili çok uzun uzun yazmayacağım. Film gayet güzel, oldukça ihtişamlı, aynı zamanda da akıcı. Ama... bu film sonuçta The Dark Knight'ın devamı olduğundan ve haliyle o filmle kıyaslandığından dolayı, oldukça iyi bir film olmasına rağmen, The Dark Knight'taki havayı veremiyor. Aslında vermesi de beklenemezdi zaten ama insan da heyecanlanıyor ister istemez. Tom Hardy'yi çok severim, o yüzden de Bane'i sevdim, ses de güzel olmuş. Ama Batman'ın silah yok politikası mantıksız olmuş, zira batpod heryeri patlatıyor maşallah. :) Ayrıca uçan zımbırtıyı da çok sevmedim, batpod daha çok görünseymiş daha iyi olurmuş bence. 

Neyse sonuç olarak film gayet güzel, hatta çok güzel ama The Dark Knight'tan iyi değil. O film farklı bir kategori içinde değerlendirilmeli sanırım.

Bu film için İzle ve Yorumla puanı: 9/10


23 Şubat 2012

Tower Heist


Bizi takip edenler sadece çok sevdiğimiz filmlerin incelemesini yapmadığımızı bilirler. Bazen hiç sevmediğim bir filmle ilgili aşırı yazma isteği duyuyorum, bazen de çerezlik diye tabir edilen boş zamanlarda izlenebilecek filmleri önermeyi seviyorum. Nicholas Cage ve Nicole Kidman’ın Trespass filmi ilk kategorinin en iyi örneklerinden olurken, bugün incelemesini yapacağımız Tower Heist ise çerezlik filmler sınıfında yer alıyor.

Filmin yönetmeni Brett Ratner olurken, başrol oyuncu kadrosu biraz kalabalık: Ben Stiller, Eddie Murphy, Casey Affleck, Matthew Broderick ve Téa Leoni. Bunların içinde Matthew Broderick hariç diğerlerini severim. Broderick hem kötü bir oyuncu hem de oldukça itici bir tip gibi geliyor bana.

Ben Stiller, New York’ta yer alan süper lüks bir rezidansın yönetiminden sorumlu müdür olan Josh karakterini canlandırmaktadır. Haliyle bu rezidansın tüm sakinleri oldukça varlıklı kişiler ve bu “kule”de çalışanlar ise orta halli işçi sınıfından sıradan insanlar. Kule’nin terasında (penthouse) oturan bir borsa broker’ının kule çalışanlarına ait emeklilik parasını kaybetmesiyle birlikte Josh bu broker’ın evini soymaya karar verir ve bir ekip kurar.

21 Şubat 2012

Person of Interest


Yayın hayatına yeni başlayan birçok dizinin ilk 2-3 bölümünü izlerim. İzlerim ki, olası güzel dizileri sadece ülkemizde çok popüler değil diye kaçırmayayım. Bu şekilde başlayıp devamını getirmediğim bir sürü dizi oldu. Ama, Person of Interest kesinlikle bunlardan değil. :)

Önce kısaca diziden bahsedelim. Dizinin yaratıcıları J. J. Abrams ve Jonathan Nolan. Abrams’ın kim olduğunu bilmeyen yok zaten, o yüzden doğrudan Jonathan Nolan’a geçeceğim. Soyadı tanıdık olsa da aslında kendisi de benim için oldukça tanıdık. Christopher Nolan’ı ve haliyle Jonathan Nolan’ı ilk tanıdığımız filmin hikâyesinin sahibidir Jonathan Nolan. Kendisi daha sonra abisiyle beraber The Prestige’in ve The Dark Knight’ın senaryosunu yazmıştır. O yüzden yaratıcılığına çok güvenirim.

Person of Interest’i izlemeye başlamadan önce dizi hakkında çok bilgim yoktu, açıkçası konusunu bile bilmiyordum doğru dürüst, ama Abrams olduğu için işin içinde gizemli, sürekli belli bir konu üzerinde ilerleyen bir dizi bekliyordum. Elbette izlemeye başlayınca öyle olmadığını gördüm. Her iki tür dizilerden izlemeyi de severim doğrusu (yani her bölüm ayrı bir konuyu işleyen diziler ve sürekli aynı konuyu devam ettiren diziler). O yüzden herhangi bir hayal kırıklığım olmadı.

Dizinin iki ana karakteri var; birisi Lost’tan tanıdığımız Michael Emerson, yani Benjamin Linus, diğeri de dizilerde görmeye çok alışık olmadığımız Jim Caviezel. Frequency filminde tanımıştım Jim Caviezel’ı, o yüzden oldukça severim. Michael Emerson, Finch isminde gizemli bir iş/bilim adamını canlandırmakta iken, Jim Caviezel karanlık bir geçmişe sahip eski bir ajan (?) olan Reese karakterini canlandırmaktadır.

10 Şubat 2012

50/50


Uzun bir aranın ardından yeniden sizlerleyiz.  Ben bu dönemde çeşitli sorunları sonuca bağlamakla meşgul olduğumdan blog’a yoğunlaşamadım. Diğer yazarlarımız da sanırım, başka yazan olmayınca motivasyonlarını kaybettiler. Neyse ki yeniden beraberiz ve yeniden bir film eleştirisi yazmanın heyecanını yaşıyorum şu anda. :)

Ayrı kaldığımız dönemde çok fazla film de izleyemedim aslında. Bu filmler arasında çok iyiler de vardı, çok kötüler de. Zaten iyi ya da kötü söyleyeceklerimi zamanla burada paylaşıyor olacağım. Bugün çok beğendiğim bir filmle başlamak istedim: 50/50.

Genç yaşta kansere yakalanan Adam ve arkadaşı Kyle’ın hikâyesini izliyoruz filmde. Adam, oldukça düzenli, çalışkan ve sorumlu bir portre çizerken, en yakın arkadaşı Kyle ise daha başına buyruk, asi ve serseri (!) bir karakter gibi görünmektedir. Film boyunca Adam’ın mücadelesini ve Kyle’ın ona olan gizli desteğini izliyoruz.

Bazı filmlerde spoiler vermekten çekinmiyorum ama bu film için spoiler vermemeye çalışacağım, zira herkesin bu filmi izlemesini istiyorum. Kyle ile Adam’ın ilişkisi o kadar güzel ki filmde, burada bir şeyler söyleyip izlemeyenleri etki altında bırakmak istemem. Özellikle arabadaki kahve sahnesi ve sonrasında Kyle’ın evinde Adam’ın gördüğü kitap benim için çok etkileyiciydi.

Filmde komedi ve dram bir arada ve dengeli şekilde ilerliyor film boyunca. Birçok sahnede gülümsemenize engel olamayacağınız gibi, birçok sahnede gözyaşlarınıza da engel olamayacaksınız. Ben filmi çok beğendiğim için övgü dolu sözler yazmak istiyorum ama izleyecek olanları da yüksek beklenti içine sokmak istemiyorum, çünkü temel olarak 4-5 kişi çevresinde dönen ve basit şeyler anlatan çok güzel bir film var karşımızda.

Son olarak, filmin hikâyesi, senaristin hayatından esinlenmektedir. İzleyin derim. :)

Bu film için İzle veYorumla puanı: 9/10


2 Kasım 2011

La Leggenda del Pianista sull'Oceano

İtina ile hazırladığım kaçırılmaması gereken filmler listesinde Mr. Nobody'den sonra bu kez bir Giuseppe Tornatore yapımı var. Başrolde Tim Roth ve Pruitt Taylor Vince yer alıyor. Türkçe'ye 1900 Efsanesi olarak geçen, orijinal adı İtalyanca olsa da dili İngilizce olan bu film; toplamda yaklaşık 3 saat sürse de, yetişmeniz gereken bir yer olmadığı takdirde, bir solukta bitiveriyor ve izleyende defalarca izleme arzusu yaratıyor. Filmin alt başlığı :

An epic story of a man who could do anything,
except be ordinary.


Konu özetlenecek olursa, film gemide doğup büyüdüğü için ruhunu gemiye olduğu kadar okyanusa adamış bir adamın (lakabı 1900), gemiden ayrıldığı takdirde ona vaadedilecek harikulâde(!) hayatın, ondan alacağı değerlere değip değmeyeceğini anlamaya çalışmasını anlatıyor. Gemiden henüz hiç ayrılmadığından karada yaşayan insanların akıllarındaki soru işaretleri ne onda var ne de anlayabiliyor onları. Onu gemide kalmaktan vazgeçirebilecek tek bir şey var. Aşk! Bir kadına duyulan mı? Hayır. Peki ne için sonunda ayrılmaya karar veriyor 1900? İzleyin ve görün. Pişman olmayacaksınız.

İçerdiği müzik ziyafeti için bile değer izlemeye ki filmdeki ana tema zaten müziğin kendisi, bizi anlatışı...
"See that woman over there for example? She looks like someone who has just killed her husband with the help of a young lover and she's running off with the family jewels. Don't you think this music's her? Or see that guy over there? He can't forget a thing.
His head is bursting with memories, but there's nothing he can
do about it. Listen to his music."
Son olarak Tim Roth'un salt varlığı bir yana, hem anlatıcı hem de yardımcı oyuncu rolündeki Max (P. T. Vince) sizi de hikayenin içine çekiyor ve siz birden bire gemideki yolculardan biri oluyor ve filmin adına yakışır şekilde efsanevi bir hikayeye bizzat tanık oluyorsunuz.
"We played to make them dance. because when you dance you cant die and you feel like God. We played ragtime, because that's the music God dances to when nobody's watching him; assuming God is black."

All passengers on board please!

25 Ekim 2011

Mr. Nobody


İzle ve Yorumla'nın ağına bugün Jared Leto, Diane Kruger ve Sarah Polley'nin başrollerini paylaştığı Mr. Nobody takıldı.


Hayat seçimleri zorunlu kılıyor, seçimlerse hayatın akışını belirliyor. Kadere mi inanmalı daha çok, yoksa tesadüflerin hayatımızdaki yerinin de hakkını vermeli mi? Rastlantılar, bir noktada kesişen başka bir noktada ayrılan yollar... Gelecek ne kadar öngörülebilir? Ne kadarıyla öngörülebilir? Sadece birkaç saniye bile sürprizler doğurabilecekken, aylar ya da yıllar işin içine girdiğinde en kolay görünen seçimleri yapmak bile nasıl mümkün olabilir? Bütün bunlar bu filmde müthiş bir sentezle seyirciye sunuluyor.


"You cannot go back, that's why it's hard to choose. You have to make the right choice. As long as you don't choose, everything remains possible."

Bu konu benzer biçimde The Butterfly Effect ve Sliding Doors adlı filmlerde de işlenmişti ancak bunu düşünerek bu filmi es geçmemeli; zira bu filmde diğerlerinden farklı olarak, detaylar konunun bütününden çok daha çarpıcı. Karakterler özenle seçilmiş, replikler kadar bakışlar da anlamlı ve etkileyici. Hiçbir nesne, sararmış bir yaprak bile öylesine kullanılmamış, hep bir amaca hizmet etmiş; hep bir sonuca bağlanmış ayrıntılar. Oyunculuklar kusursuz, özellikle Thomas Byrne (Nemo, 9 yaş), küçük yaşına rağmen harika bir performans sergilemiş. Hele ki müzikleri bazı sahnelerde amacını aşıyor ve filmden koparabiliyor izleyeni. Zaten Erik Satie ve Otis Redding gibi isimler de varsa, film defalarca izleniyor, müzikleri haricen dinleniyor, filmin replikleri müziklerinin içine yedirilerek playlistlerde yerini alıyor. Tek kızgınlığım filmde yer alan ariaların ne jenerikte ne de OST albümünde görülemiyor olması. Ah Pavane, bir de sen mahvettin beni!

"Why am I me and not someone else?"
"In chess, it's called Zugzwang when the only viable move is not to move."

Yazan ve yöneten Jaco Van Dormael belki de sırf Kelebek Etkisi adlı filmden bir parça da olsa esinlendiğini belirtmek istercesine şöyle bir repliğe yer vermiş filmde: 'Sen hiç "Kelebek Etkisi" diye bir şey duydun mu?' Kanat çırpışıyla bambaşka bir zaman ve mekanda fırtınaya neden olan rengarenk bir kelebek görülüyor sonra ekranda. Belki de yönetmen tam da bu sahnede "Kelebek etkisi işte budur!" diye haykırıyor.



Mr. Nobody, Van Dormael'in yazıp yönettiği 3. uzun metrajlı film. Filmler beşer yıl arayla çekilmiş. Diğer ikisi de Mr. Nobody gibi birçok ödül kazanmış, birçok ödüle aday gösterilmiş, birçok festivalde yer almış filmler. Bunların dışındakiler çoğunlukla kısa filmler ve belgeseller. Belki de yönetmen karakterlerden birini bu belgesel merakı yüzünden araştırmacı/bilim adamı yaparak, filmde bilimin cevabını henüz tam olarak bulamadığı sorulara yer vermiş. İnsan davranışlarının hormonsal kökleri, hayvan ile insan davranışları arasındaki benzerlikler, uzay-zaman ilişkisi... Bütün bunlar bize yönetmenin az ama öz üreten, itinayla çalışan biri olduğunu kanıtlıyor.


"There comes a time when everything seems narrow. Choices have been made, I can only continue on. I know myself like the back of my hand, I can predict my every reaction. My life has been cast in cement with airbags and seatbelts. I've done everything to reach this point and now that I'm here, I'm fucking bored. The hardest thing is knowing that I'm still alive.."

Zevkini beğenip önerilerine kulak verdiğim bir arkadaşımın bu film hakkındaki yorumunu paylaşarak sizi bu filmle baş başa bırakıyorum:
"Hayatın ne olduğunu, aslında yaşadığımız iyi veya kötü şeyleri hak ettiğimiz için değil; sadece olasılık dahilinde oldukları için yaşadığımızı, aşka bir başka açıdan bakmayı, hatta aşkın neden var olmadığını anlatan harikulade film."
Carl Sagan yaşasaydı da izleseydi...

10 Ekim 2011

Crazy, Stupid, Love


Aşk ne kadar çılgın ve aptalca olabilir? Bu filmin izledikten sonra bu sorunun cevabını yeterince doyurucu bir şekilde alacağınızı garanti ediyorum.

Film bir restorantta masaların oturan çiftlerin şık ayakkabılarını ve o ayakların yaptığı çapkın hareketleri gösteriyor. Bu sahneden bile ayakları gösterilen çiftlerin birbirine olan ilgisini anlıyorsunuz. Gel görki kamera en son olarak şık bir topuklu ve New Balance spor ayakkabi giyen bir çiftin durduğu masada duruyor ve kamera masa hizzasına çıktığında yiyeceği tatlıyı seçmeye çalışan Cal Weaver (Steve Carell) ve eşi Emily'ye odaklanıyor (Julianne Moore). Cal'in tatlı olarak Creme Brulee, Emiliy'nin ise boşanmayı istemeyi söylemesiyle 118 dakika sürecek olan heyecan ve kahkaha fırtınası start alıyor.

Aslında kendimi bir sinema sever olarak son zamanlarda çok şanşlı hissediyorum. Son zamanlarda gittiğim hiçbir film beni yanıltmadı.  Crazy, Stupid, Love'da  (Artık CSL diye bahsedeceğim) buna bir istisna değil.

Film her şey bir tarafa senaryosuyla izleyici karşısına 1-0 önde çıkıyor. CSL kendi türünden birçok filmin düştüğü hataya düşmeyerek komedi, drama ve romantizmin kıyılarında bu saydıklarımdan bazen biri bazende bir kaçında tavan yapacak şekilde kendini dengede tutuyor. Ayrıca kendinden beklenmeyecek twistlere de (dönüm noktalarına) sahip olmasıyla beni ciddi ciddi şaşırtmasını da bildi.

Senaryonun usta elinden çıktığını anlamamızı sağlayan başka göstergelerde her karakterin içinin dolu ayrıca filmde bir ağırlığının olması ve seyircinin kafasında hiçbir soru işareti bırakmaması bence.

Gelelim oyunculuklara (şu an gülümseyerek avuçlarımı birbirine sürtmekle meşgulum). Önce mazlum sonra mağdur (hem de ne mağdur). :) Steve Carell'a saygım bu role kattığı derinlik ve sağlamlık ile bir kat daha arttı. Bir insan bu kadar mı hem yıkılmış bir karakteri oynayıp komik olur ve bunu insanı irrite etmeden yapar.

Ryan Gosling'i  The Notebook, Remember The Titans ve Blue Valentine'dan hatırlasam da (yeni filminin ismi Drive) o donuk surattan ve mükemmel fiziğinden (emeğe saygı lütfen) beklenmedik bir şekilde canlı ve derin bir oyunculuk sergilemekte. Ayrıca Marisa Tomei (yaşlansa da güzel)  ve Kevin Bacon ise verilen yan rollerde kendi kalitelerini gösteriyorlar.

Oyunculuklar ile ilgili olarak iki kişiye daha değinmek istiyorum. Bunlardan biri Cal'in oğlu olan ve bakıcısına aşık, 13 yaşında sınır tanımaz bir çocuk olan Robbie ve onu mastürbasyon yaparken yakalayan   Cal'e (Steve Carell)  önce gizliden gizliye sonra açıktan açığa (hemde ne açık) :) aşık olan 17 yaşındaki  Jessica. Aslında söylenecek çok şey olsa da sadece bu ikiliye ileride dikkat edin demekle yetineceğim.


Film kendisinden önce binlerce Hollywood vari romatik-komedinin (dramı da unutmayalım)  ruhumuzda yarattığı tahribata inat türdeşlerinin düştüğü klişe ve bayağılıklara düşmeyerek benim takdirimi kazandı. Açıkçası belki bir bilimkurgu filmi sizi bir şekilde iki saat meşgul edebilir ama bu tipte bir filmin seyirciye gözünü kırpmadan kendini izlettirmesi benim pek rastladığım bir olay değil.

Netice itibariyle belki bu film Oscar'ı alamayacak ama romantik komedi ishali olan Hollywood'tan hala güzel filmlerin çıkacağına dar inancımı güçlendirecek kadar esaslı bir film olduğunu bana kanıtladı.

Umarım sizde bu filmi benim izlediğim kadar büyük bir keyifle izlersiniz. Düşündüm de, hayır, eminim ki,en az benim kadar keyifle, bolca gülerek hatta zaman zamanda hüzünlenerek izleyeceksiniz.

Sinemasız kalmamanız dileğiyle.

IMDb notu: 7.8
İzle ve Yorumla Notu: 8.5
Bunu seven bunu da sevdi: Love Actually, Hitch, Bridesmaids

3 Ekim 2011

Midnight in Paris


Bu sefer bir Woody Allen filmi ile karşınızdayız sayın seyirciler. Açıkçası önyargılı davranarak geç izlemeye başladığım Woody Allen filmlerine rağmen (Scoop veVicky Cristina  Barcelona) bu film IMDb'nin kendisine verdiği 8,1 puanı sonuna kadar hakettiğini söyleyebilirim.



Genelde Woody Allen filmlerinde başrol New York'tur fakat görünen o ki Woody (samimiyetten) ;) elini attığı her şehri kendine göre ve müthiş bir görsellikle yorumluyor. Barcelona'da örneğini gördüğümüz bu durum Paris'te günümüz ve 1920'ler arası geçişlerde çok daha fazla ön plana çıkıyor.

Filmin konusu için evlenmek üzere olan ve gıcık nişanlısı, müstakbel kayınvalide ve kayınpederiyle Paris'e gelen Gil isimli bir yazarın yaşadığı çelişkileri, geçmişe olan saplantısını ve Paris sevgisini (özellikle yağmur altında) ;) anlatıyor diyebiliriz.


Lütfen şu konuda hemfikir olalım. Bu filmde başrol  Paris'in kendisinde. Eminim ki Woody'nin bu filminden sonra Paris'e turist akını olacaktır. Bence bizim muhterem kültür bakanımızda mutlaka Woody'ye İstanbul arka planlı şöyle güzelinden bir film  yaptırmalı derim.

Başrol oyuncusu hakkında biraz bilgi verdikten sonra :) gelelim diğer başrol oyuncularına. Owen Wilson genelde komedi filmlerinden görmeye alıştığımız bir sima olmasına rağmen (Wedding Crushers) bu filmde kafası karışık ve sevimli Amerikalı yazar rolüne cuk oturuyor. Rachel McAdams ise gıcık (ve yine Amerikalı) nişanlı rolünün hakkını fazlasıyla veriyor. Marion Cotillard (Inception) ise masum ve duru güzelliğiyle kısa kısa olmasına rağmen filme damgasını vurmakta.



Burada değinmeden geçemeyeceğim, yan rollerde müthiş bir zenginlik mevcut. Bizim kısa zaman önce gerçekleştirdiğimiz İspanya seyahati sebebiyle mi bilemiyorum ama ben en çok Salvador Dali'yi oynayan Adrian Brody'i ve Hemingway'i oynayan Corey Stoll'un (Salt) oyunculuklarını çok beğendim. Ayrıca Martin Sheen, Carla Bruni, Tom Hiddleston (Thor filmindeki  Loki), Kathy Bates'in katkıları da filme çok büyük bir fayda sağlıyor.


Bunun yanı sıra filmin bariz bir eksiğini, gediğini bulamadım. Film yoğun karakter sayısına rağmen konuyu saptırmadan ve sorularına cevap vererek tutarlı bir biçimde ilerliyor. Fazla sulu bir komedi seviyesi de mevcut değil dolayısıyla karşınıza uzun süre hatırlayacağınız ve sizin beyninizin kıvrımlarını okşayarak görselliğe doyuran tatminkar bir film çıkıyor.




Toparlamak gerekirse, Paris'e seyahat pahalı geliyorsa iki saatliğine hem günümüz hemde 1920'lerin Paris'ine bir sinema bileti fiyatına bu film sayesinde seyahat edebilirsiniz.

IMDb Notu: 8,1
İzle ve Yorumla Notu: 8,5
Bunu seven bunu da sevdi: Vicky Cristina Barcelona

30 Eylül 2011

Green Lantern


Hafta sonu önce Thor ardından da Green Lantern filmlerini izlediğimi yazmıştım daha önce. İki rakip çizgi roman şirketinin iki filmi, yapı olarak birbirlerine benzerlik göstermektedir. Vaktiniz varsa önce buraya tıklayarak Thor ile ilgili incelememizi okumanızı tavsiye ederiz.

Green Lantern DC Comics’in aynı isimli çizgi romanından uyarlama bir film. Yönetmeni Martin Campbell, Başrollerde Blade: Trinity’den beri hastası olduğumuz Ryan Reynolds, Gossip Girl’den tanıdığımız ama gerek rahatsız edici tonlamaları gerekse kötü oyunculuğu sebebiyle pek hoşlanmadığımız Blake Lively ve The Shawshank Redepemtion’ın Andy Dufresne’i Tim Robbins yer alıyor. Diğer rolleri pek tutmadım o yüzden yazmıyorum bile. :)

Martin Campbell, aksiyon, heyecan içeren filmler konusunda oldukça başarılı bir yönetmen. Çok parlak ve yaratıcı değil belki ama iş görüyor en azından. Ama bu filmde aksiyon sahnelerini beğenmedim açıkçası.

Thor ile bu filmi değerlendirmemin sebebi, dediğim gibi yapı olarak birbirine benzemesi. İki asi kişilik üzerinden anlatılan iki film var karşımızda. Her iki filmde de yabancısı olduğumuz bir dünya izleyiciye tanıtılmaya çalışılıyor. Thor bu işi iyi beceriyor ama Green Lantern’de konu çok dağılmış. Thor’da anlatılan Asgard’ı benimsiyoruz, ama bu filmde anlatılan evren ya da orası her neyse gayet itici bir yer. Karakterler bi ayrı gıcık. Zaten Parallax denen şahsiyet dünyaya saldırmıyor olsaydı da bizim Lantern gidip de oraya yardım etseydi iyice sinir olacaktım.

Çok uzatmayacağım çünkü filmi çok beğenmedim, daha da fazla kötülemek istemem :) Ama bu bizim Green Lantern’in her düşündüğünü yapabiliyor olması daha iyi yansıtabilirdi filme. Daha yaratıcı, estetik, heyecanlı sahneler olabilirdi. Sonlara doğru silahlar oluşturması konusu geliştirilebilir, filmin ortasındaki helikopter kazasının olduğu sahne gibi bölümler çoğaltılabilirdi. Sonuçta sanatsal bir film değil, aksiyonu bol olan bir çizgi roman uyarlaması bekliyorduk ama olmamış. Thor olmuş ama bu olmamış. Yine de zaman kaybı değildi. Çizgi roman uyarlamalarını sevenler mutlaka izlesinler.

Bu film için İzle ve Yorumla puanı: 6/10



28 Eylül 2011

Bridesmaids


Bu film için chick flick deniyor, bence hiç alakası yok. Afişine bakınca da öyle bir imajı var filmin ama chick flick tanımına uyan bir film değil bu. Öncelikle genç kızlara yönelik bir film değil, genç kızların yaşantısıyla ilgisi bile yok. Tamamen Sex and the City sınıfında, orta yaşın biraz altındaki bir grup kadının hikâyesi bu film. Kimlik sahibi olmayan bir grup insanın kimlik arayışı da denebilir, ya da üzerlerinde duran sosyal kimliği yaşamak zorunda hissetmeleri.

Filmle ilgili doğru bilinen yanlışları düzeltmeye başlamışken devam edelim. Hangover’ın bayan versiyonu denmiş, o da kesinlikle doğru değil. Hangover komedi filmiydi. Bu film ise yer yer komediye yer verse de komedi filmi değil.

Bu film tam anlamıyla bir Amerikan filmi. Amerikan problemleriyle uğraşan Amerikalı bir kadının hikâyesi anlatılıyor. Erkekseniz bu filmi izlemeden önce 3-5 defa yeniden düşünün derim. Bu film sizin için en fazla “eh işte, izledim bitti” kategorisine girebilir. Ama çoğunlukla “asla geri alamayacağım iki saatim gitti” kategorisinde olacaktır. Erkek rasyoneline uymayan bir dolu kadın saçmalığı var filmde, demedi demeyin :)

Kadınlar içinse, eğer chick flick arıyorsanız bu film size göre değil. Ama kadınların birbiri arasındaki ilişkiler, orta yaş bunalımları gibi aslında görmezden gelinen ama önemli konuların işlendiği filmleri seviyorsanız bu film tam size göre.

Filmin kategorisini belirledikten sonra biraz üzerinde yorum yapalım. Filmin ilk yarısında çok sıkıldım, çok uzun ve sıkıcı sahneler vardı. Birbirinin elinden 20 kere mikrofonu alıp konuştukları sahnede resmen bayıldım sıkıntıdan. İki seferden sonra amacını doldurmuş bir sahneyi bu kadar uzatmaya gerek yoktu bence. Ne kadar kötü olursa olsun, filmleri yarıda bırakmayı sevmem, çok da nadirdir yarım bıraktığım film. Bu filme devam etmek istemedim, ama ettim. İlk bir saatten sonra film biraz daha toparlandı, çünkü anlatılmak istenen konu bu kısımdaydı ve muhtemelen yönetmen bu bölümleri zorlama olmadan çektiği için daha akıcıydı.

Film bana çok komik gelmedi, kimileri komik bulabilir bazı sahneleri, ben çoğu yeri komik bulmadım. Şişko kızın sahneleri fena değildi ve filmin sonunda polisin yaptığı bir espri bence filmin en iyi esprisiydi :)

Sonuç olarak, ben izlediğime pişman değilim ama izlemeden önce sizi neyin beklediğini bilirseniz film sonunda pişmanlık yaşamazsınız :)

Bu film için İzle ve Yorumla puanı: 5/10


26 Eylül 2011

Thor


Yaz bitti, tembellik de onunla beraber gider diyordum ama öyle olmadı. Film izlemeye hızlı bir başlangıç yapamasam da yavaş yavaş filmlere ve dizilere başlamanın verdiği bir huzur var içimde :) Hafta içinde John Carpenter’ın “The Ward” isimli filmini izledim, fena değildi ama korku filmi hayranı olmadığımı artık cümle âlem biliyor. O yüzden bu filmi burada yorumlamayacağım. Haftasonu Mentalist’in 4. sezon ilk bölümünü izledim, uzun bir aradan sonra o kadar güzel ama bir o kadar da kısa geldi, doyamadım izlemeye. İlk fırsatta dizi hakkındaki görüşlerimi de paylaşacağım buradan.

Hafta sonu iki rakip çizgi roman firmasının iki filmini izledim; Thor ve Green Lantern. Bu yazıda Thor ile ilgili düşüncelerime yer vereceğim.

Filmin başrollerinde Chris Hemsworth, Natalie Portman, Stellan Skarsgård ve Anthony Hopkins yer alıyor. Natalie Portman filmdeki bence sürpriz isim. Bu tarz filmlerde karakter rolleri hariç kariyerli oyuncu görmek pek mümkün olmuyor. Sürpriz olmuş ama filme pek de bir şey katamamış sanırım. Gerçi çizgi roman uyarlaması filmlerde pek derinlik olmaz, o da sanırım akıntıyla beraber yol alayım demiştir. :)

Film, bize önce çizgi romanın doğasını anlatmaya çalışıyor. Thor kimdir? Nerden gelmektedir? Onların yaşadığı evrende nasıl bir düzen kuruludur gibi sorulara yanıt vermeye çalışıyor film. İskandinav mitolojisinin öğelerini barındırması itibariyle film ilgi çekici, o yüzden sıkılmadım ben izlerken. Mitoloji ile çizgi roman dünyası arasındaki denge çok iyi sağlanmış Sadece Thor’un asi, söz dinlemez tavırlar sergilediği bölümlerdeki oyunculuğunu ve kurguyu hiç beğenmedim, çok yapay durdu bana göre.

Anthony Hopkins, rolü seçmesindeki en önemli etkenin baba-oğul ve kardeşler arasında geçen ilişki olduğunu söylemiş, konudan daha çok bu ilginç geldi bana demiş. Zaten filmin merkezinde de iki kardeşin taht kavgasından öte 5 yaşındaki çocukların yaptığı gibi sen mi, ben mi kavgası oturuyor.

Filmde konu dağılmıyor, kendi içinde oldukça tutarlı bir film. Saçmalama kesinlikle yok. Komedi unsurlarına az olmakla birlikte yer verilmiş. Özellikle Thor’un “pet shop”a girip de at istiyorum demesi beni kırdı geçirdi.

Görsel açıdan bir yenilik göremedim ben, ama zayıf olduğunu da söyleyemem. Gerçi Asgard'da geçen sahnelerde sanat yönetmeni iyi iş çıkarmış, görsellik gayet güzel ve yapay durmuyor. İzlerken insanı yormayan, eğlenceli, bilgilendirici ve eğer çekilecekse diğer Thor filmleri için güzel altyapı oluşturabilecek bir film çıkmış ortaya. Tabi tüm yorumlarımı çizgi romanı okumamış birisi olarak yaptığımı da belirtmeliyim. Çizgi roman uyarlamalarını çok severim ama :)

Ayrıca filmin jeneriğinin sonundaki sahneyi de izlemenizi öneririm, zira 2012'de gösterime girecek olan ve bin türlü çizgi roman karakterini içinde barındıracak olan The Avengers filmi için kısa bir sahne konulmuş. :)

Bu film için İzle ve Yorumla puanı: 7,5/10


24 Eylül 2011

Friends with Benefits


Bir sine kritikte daha beraberiz sevgili izleyici. Bu yorumu Cannes'ta ki evimde pipomu içerek yazıyorum "Eduardo bana şarap getir evladım" . Neyse şaka bir yana ortada keyifli vakit geçireceğiniz ve tam bir "izle,unut" kategorisine sokabileceğimiz bir film var.

Bu filmin diğerlerinden farkı fuck buddy'lik müessesesini gayet keyifli ve güzel bir biçimde işlemesi (evet konu bu) ve Justin Timberlake ve Mila Kunis ikilisinin kimyaları tutan bir ikili oluşturması.


Senaryoda pek zeka belirtisi görmesemde arada yapılan güzel esprilerin "here comes the tornado"  (American Pie izleyenler hatırlar) :) ve Alzheimer konusunun filme yedirilmesinin filme biraz daha sağlamlık kazandırdığı kesin. Ayrıca filmin keyifle izlenmesinin bir başka sebebide yardımcı oyuncu kadrosunun çok sağlam olması bence (Jenna Elfman, Woody Harrelson, Richard Jenkins, Shaun White, Patricia Clarkson).

Uzun lafın kısası benzerleri bulunsada (Bu sene benzer konulu 3'ncü film) yinede keyif veren bir film söz konusu. İzleyin Pişman olmazsınız.


Bunu beğenen bunu da beğendi: No Strings Attached
IMDB Puanı: 6.7
İzle ve Yorumla Puanı: 7.5

14 Ağustos 2011

Horrible Bosses

Dün imdb ve  ekşi sözlükteki yorumlara güvenerek Horrible Bosses filmine gittim. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki  Film kendisinden beklediğimi (sınırsız bir kahkaya tufanı ve güzel bir senaryo) bana fazlasıyla verdi. Eminim ki sizde izlerken kendi patronunuzu ve ona yapmayı hayal ettiğiniz şeyleri zaman zaman bu filmde göreceksizin.

Patronlar yakasında psikopat,sadist ve Nick’in terfi edeceğinii düşünerek katlandığı Dave Harken (Kevin Spacey) , vefat eden patronun (Donald Sutherland)  oğlu ve sonradan Kurt’un patronu olan  tam bir fırlama  Bobby Pellitt (Colin Farrell) son olarakta Dale’in patronu seks manyağı, seksi dişçi ve tacizci Dr. Julia Harris (Jennifer Aniston) bulunmakta. Buarada Nick’in Dale’e dediği gibi  “Seninki gerçekten okadar kötü görünmüyor" lafını hatırlatmak istiyorum J.

Film hepside farklı işlerde çalışan ve patronlarıyla sıkıntı yaşayan üç kafadarın  (Nick, Dale, Kurt) artık olanlara tahamül edememesi sebebiyle anlaşıp  hayatlarını zindan eden bu üç patrondan kurtulmak için plan yapmaları ve uygulamaya çalışırken başlarına gelenler ile ilgili.

Özellikle Dale’in yaptığı plan (wet job J) başarıya ulaşmayınca en sonunda  belalı bir bar’a gidip Motherfucker Jones J  (Jamie Foxx) ile tanışmaları ve en sonunda hepsinin birbirinin patronunu öldürmeleri konsunda anlaşmalarıyla olaylar gelişmekte.


Burada özellikle oyuncuların uyumuna ve senaryoya dikkat çekmek istiyorum. Film aslında hepimizin zaman zaman başına gelen mobbing  olaylarını ve çalışanların ellerine düştüklerinde patronlarına yapmak istediklerini gayet güzel (ve sansürsüz) bir dille anlatmakta çok başarılı.

Oyuncuların kimyasının tutması biryana filmin sonunda çekim hatalarını gösterirken gerçekten nekadar eğlendiklerinede tanık oluyorsunuz. Son olarak bu yaz bu filmi kaçırırsanız çok üzülürsünüz diyor ve size iyi seyirler diliyorum.

Bunu beğenen bunuda beğendi: Office Space, The Hangover
IMDb Puanı: 7,5
İzle ve Yorumla Puanı: 8,5

5 Ağustos 2011

The Man From Nowhere - Ajeossi

Hollywood sinemasının sıklıkla yeniden çevirimler, basit senaryolar ve özel efektler ile haşır neşir olduğu son 10-15 senelik dönemde can sıkıntısından ve izlediğim her hollywood filminin sonunu çıkartacak hale geldiğimden artık başka ülkelerin film kültürlerine ilgi duymaktaydım. Old boy ile başlayan Güney Kore sineması tecrübem (herkesin aksine pek de beğenmemiştim açıkçası) ekşi sözlükte The Man From Nowhere’in ismine rastlamam ve IMDb’den yüksek puan aldığını görmemle seyir değiştirdi.
Filmi izlemeye başladığımda 120 dk.’lık süresiyle hem ilgimi çekmiş hem de beni eğer kötü bir film (göreceli bir kavram tabii ki) çıkarsa nasıl sabredeceğim diye beni derin düşüncelere sevk etmişti. Malum hızın artık çok önem kazandıgı günümüzde pek az insanın 2 ya da 3 saatlik filmlere tahamülü kalmış durumda (evet eleştirimizi de aradan çıkardık böylece).
Filmin orjinal ismi “Ajeossi”  Güney Kore dilinde bizdeki abi, amca veya yerine göre bayım şeklinde çevirebileceğimiz bir anlama sahip. Nitekim film içinde bu sözcüğü bayağı sıklıkla duyuyorsunuz. 
Film bize karakterlerini yavaş yavaş tanıtırken bir taraftanda olay örgüsünü gayet becerikli bir şekilde kurmaya başlıyor. Aslında filmi yaklaşık yarısına kadar olayları ve karakterleri sindire sindire anlatırken ikinci yarısında gayet hızlı bir tempo ile aksiyona geçiş yapıyor.
Filmimizin ana karakteri hernekadar bize ilk tanıtılan karakter olmasada  Cha Tae-sik (yani Ajeossi) isimli küçük bir rehin dükkanı işleten kendi kabuğuna çekilmiş uzun saçlı ve siyah rengi seven esas oğlanımız.
İkinci en önemli karakterimiz uyuşturucu bağımlısı ve striptizci olan annesiyle yaşayan    So-mi  karakterini de unutmamamız lazım. Annesi olmadıgında boş gezen, etraftan ufak şeyler aşıran ve arada sırada Cha Tae-sik ile takılan So-Mi her insanın baktığında içini ısıtan, masum ama hayatın zorluklarına karsı ayakta durmaya çalışan küçük bir kız çocuğu.
Terazinin diğer tarafında da Güney Kore’de faaliyet gösteren Çin uyuşturucu ve organ mafyası,  mafyanın tetikçisi ve son olarak polis yeralmakta.
Bu karakterlerin oluşturduğu üçgende yaşanan ve So-Mi’nin çalınan uyuşturucu için kaçırılması ile gelişen olaylar ise filmin konusunu gayet sağlam bir şekilde oluşturmakta. Normalde amerikan filmlerinde klasik bir şekilde sadece uyuşturucu ile bağlanan konuya organ mafyasıyla kısmınında katılması senaryoyu gerçekten zenginleştirmiş. 
Pek çoğumunuz filmi izlediğinde  "aaa ne var ki bu film tam Leon, Kill Bill veya Bourne serisi gibi bir film" diyebilir. Fakat filmin belkide tüm bu filmden esinlemeleri  müthiş oyunculuklar,  zengin senaryo, yerinde kullanılan efektler ve bizim için fark yaratan Güney Kore ortamının  (New York’ta çekilmediği için teşekkürler Tanrım) etkisiyle tam bir görsel şölene dönüştürüyor.
Filmin görüntü yönetmenliği ise ayrı bir taktir konusu gerek renklerin kullanımı (film genelde karanlık) gerekse camdan aktörle birlikte atlama sahnesinde ki orjinalliği ile gerçekten kendini izlettiriyor.
Filmde özellikle taxi driver’dan da esinlenilmiş bir sahne (ayna ve saç kazıma sahnesi) görmek beni tebessüm ettirmedi değil. Dikkatli izleyiciler eminim ki çok daha fazla sahne yakalayacaklardır.
Son olarak şunu söylemek isterim ki bu kadar çok hollywood esintisi taşıyan fakat kendi özünü kaybetmeyen bir film görmek gerçek sinema severler için bana göre bir kase nutella yemekle eşdeğer bir mutluluk sağlıyor. :) Eğer siz de artık klişe formüllerin uygulandığı filmlerden sıkılmışsanız ve değişiklik arıyorsanız bu film sizin filminizdir.
Akılda Kalan Replikler: 
He didn’t flinch (Gözünü bile kırpmadı).
The ones that live for tomorrow, get fucked by the ones living for today. I only live for today. (Bunu Türkçeye çevirmemek daha iyi sanırım :)
Bu film için İzle ve Yorumla puanı: 9,5/10
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...