25 Şubat 2014

The Expendables

Tam bir aksiyon sever erkek filmi olan bu film 2010 yapımı. Konusu monusu demeyeceğim çünkü kadrosu zaten oldukça tahrik edici. :) Sylvester Stallone, Jason Statham, Jet Li, Dolph Lundgren, Eric Roberts, Randy Couture, Steve Austin, Terry Crews, Bruce Willis, Mickey Rourke yazmaktan yoruldum düşünün artık. :) Sylvester Stallone'nin yazıp yönettiği film izleenleri aksiyona doyurmayı hedeflemiş.

Filmde, bir Güney Amerika ülkesinin kuralsız diktatörünü yıkmak için ülkeye sızan bir grup paralı askerin hikayesi anlatılıyor. Görevleri nedeni ile ülkeye sızan grup, hiçbir şeyin kendilerine anlatıldığı gibi olmadığını anlar. Ekip kendini büyük bir yanılgı ve kandırılmışlıkta bulur. Olaylar kontrolden çıkıp masum insanlara bulaşmaya başlayınca ekip daha büyük bir düşmanla baş etmeye başlar.

Aslına bakarsanız aksiyon severseniz konusuna pek aldırış etmiyor insan. Benim pek umrumda olmadı. Ama konusuna gelecek olursa senaryo pek iyi değil. Ben kadro için gitmiştim zaten. Fakat kadro böyle olunca haliyle insan büyük beklentilere giriyor, girmeyin. Hayal kırıklığı olur. Hele şu filme duygusallık, aşk meşk karıştırmış ya Stallone reyiz, hiç yakıştıramadım.

Sonuç olarak kadro için izlenir. Asla sıkılmazsınız. Eğlenceli sahneler de var hem,.Chiristmas'ın ben beklenmeye değerdim sahnesi özellikle. :)


24 Şubat 2014

In Bruges

Konuk yazarımız Bahadır Bey'in "In Bruges" film incelemesi.

Tüm okuyuculara selamlar. Bugün sizlere yorumlamak istediğim film bir “ilk film”. İngiliz yönetmen Martin McDonagh’ın Belçika’da bulunan Bruges şehrinde geçen, 2008 yapımı “In Bruges” isimli ilk filmi. Filmin başrollerini Colin Farrell (Ray), Brendan Gleeson (Ken) ve Ralph Fiennes (Harry) paylaşmışlar.

Filmimizin konusu ise kısaca; karanlık işler ile uğraşan Ray ve Ken’in son işleri istenilen gibi gitmez. Ray yanlışlıkla bir çocuğun ölümüne neden olur. Bu durumdan hiç hoşlanmayan patronları ikilinin Belçika’ya Bruges şehrine gitmelerini ve ondan haber beklemelerini söyler. Patronun ikili için planları biraz farklıdır.

Filmimiz özünde bir suç filmi. Filmdeki hemen tüm karakterler karanlık işler içinde. Ayrıca şunu söylemek istiyorum ki In Bruges çok samimi bir film. Karakterler, mekanlar, diyaloglar (çok küfürlü olduklarını belirtmeden geçemeyeceğim) hepsi samimi. Yer yer de komik olmayı başarabilmiş bir film. İngilizlere has o soğuk mizahı filmin pek çok sahnesinde hissedebiliyorsunuz. Oyunculuklar gayet başarılı, hiçbir oyuncu rolünde sırıtmamış. Özellikle çocuksu-duygusal ve psikopat Ray karakterini ekrana yansıtmada Colin Farrell gerçekten iyi iş çıkarmış.

Son söz olarak film bir başyapıt değil. Muhtemelen ikinci kez izlemek istemeyeceğiz, senaryosunda yer yer mantık hataları bulunan bir film. Ama, mutlaka şans verilmeli.

22 Şubat 2014

The Ninth Gate

Arayan Mevlasını da bulur, şeytanını da. Tam böyle olmayabilir bu atasözü ama bu filme uygun versiyonu budur.

Roman Polanski hem yapımcı hem de yönetmen olarak karşımıza çıkar bu filmde. The Pianist gibi bir başyapıttan sonra beklentilerinizi en üst düzeyde tutabilirsiniz. Haklısınız da. Ama yapmayın derim ben ve bir çok çevre.

Arturo Perez -Reverte'nin The Club Dumas adlı eserinin Roman Polanski tarafından ele alınmasıyla The Ninth Gate yani Dokuzuncu Kapı çıkıyor ortaya.

Başrolleri Johnny Deep ve Frank Langella paylaşmıştır bu filmde. Nadir bulunan kitapları araştıran Dean Corso (Johnny Deep)'nun kitap koleksiyoncusu olan Boris Balkan (Frank Langella) tarafından Aristide Torchia'nın Gölgeler Krallığı'nın Dokuzuncu Kapısı kitabının 17. yy kopyasının gerçekliğini araştırması için tutulmasıyla birlikte başlar tüm hikaye.

Film genel itibariyle gizemini sonuna kadar korumakta ancak filmin sonuna geldiğiniz zaman "Bu ne lan?" deme olasılığınız çok yüksek. Eğer Türk değilseniz yada İngilizce tepki vermeyi seviyorsanız "WTF!" sizin için daha uygun.

Filmin galası 25 Ağustos 1999'da İspanya da yapıldı. Eleştirmenler bu filmi beğenmedi ve maddi olarakta bir kazanç sağlanılamayacağını söylediler. Ama bu eleştirmenlere rağmen The Ninth Gate 38 milyon $ bütçesiyle 58.4 milyon $ gelir elde etti.


21 Şubat 2014

The Wolf of Wall Street

The Wolf of Wall Street Martin Scorsese'nin yönettiği, Jordan Belfort'un kendi hayatını yazdığı kitabından uyarlanan 2013 yapımı bir film. Başrollerini Leonardo DiCaprio (Jordan Belfort), Jonah Hill (Donnie Azof) ve Margot Robbie (Naomi Lapaglia) paylaşmış.

Bu filmi açıkcası çok övdüler ve o yüzden gittim, hem vizyondayken izleyeyim de yorumlayayım dedim. Fakat bu filmi yorumlamak o kadar kolay değil. :) Üç küsür saat süren filmde inanın bana bir an olsun sıkılmadım. Filmde seks, para, uyuşturucu ve partiler ön planda.:) Utangaç biriyseniz kız arkadaşınız ile gitmeyin. :) Öncelikle her yerde yazılmış ama Leonardo DiCaprio oyunculuğu ile sırtlamış filmi.

Filmin konusuna kısaca değinecek olursak; Jordan Belfort 24 yaşında genç ve hırslı bir adamdır. Para kazanma arzusuyla Wall Street borsasında önce komisyoncu ve ardından Stratton Oakmont adında bir yatırımcı firmasında zengin olmak için her şeyi yapmaya hazır bir ceo olur. 90'ların en hızlı günleridir ve New York işlem salonunda her şey olabilmektedir. Değersiz senetlerle bir çok yatırımcıyı aldatarak, Belfort kısa zamanda bir para makinesine ve aynı zamanda harcama makinesine dönüşür. Bunların yanında uyuşturucu ve seks düşkünüdür.Hal böyle iken çöküşü uzak değildir. 

Filmde bir çok muhteşem sahne var, spoiler vermek istemiyorum. :) Gidip sinemada izlenecek filmdir. Özellikle Belfort'un 2 tane lemmon aldıktan sonraki hallerini muhteşem oynamış DiCaprio. Bu adama bi oscar verin artık. Bu kadar muhteşem filmlerde bu kadar muhteşem işler çıkarıpta oscar alamayan başka biri yoktur heralde. :) Geçenlerde bi yerde okumuştum (eksisozluk olabilir) bu adamın hayatı film yapılsa, başrolde oynaya adam oscar alır. Hakikaten doğru. 

Özetle filmin sonu tahmin ettiğiniz gibi bitiyor. Ve biz işletmeciler şunu görüyoruz her arz kendi talebini yaratır. :)

20 Şubat 2014

Due Date

Due Date Türkiye'deki adı Git Başımdan olan filmi açıkcası eğlenceli buldum. Başrollerini Robert Downey Jr. ve Zach Galifianakis'in (ismini yazarken kopya çektim:) oynadığı filmde ayrıca onlara güzeller güzeli Michelle Monaghan eşlik etmiş. Robert Downey Jr. ile daha önce Kiss Kiss Bang Bang'te de oynamışlardı ki ordan hayranım bu hanfendiye. :) Onu da yorumlayacağım inşallah ileride. Neyse film de Jamie Foxx'ta konuk oyuncu tadında oynamış. Yönetmen ise Hangover serisinin usta yönetmeni Todd Phillips.

Hangover'ı izledikten sonra sağlam bir komedi daha bekliyor izleyiciler hali ile, e bir de Zach (soy adını yazmayacağım:) olunca, üstüne Robert Downey Jr. da varken ben bekledim şahsen. Ama o kadar sağlam değildi. Ama çok kötü de değildi, seyirlik, çerezlik izlenesi bir film. Hangover 2'den daha iyi diyebilirim.

Filmde beklediğiniz gibi Zach ön planda değil aslında, ön planda değil derken komedi bazında. Robert Downey daha çok güldürdü beni. Peter Highman(Robert Downey Jr.) 5 gün sonra doğacak ilk çocuğunu bekleyen bir baba adayı. Atlanta'dan yetişerek karısının yanında olmak isterken tüm planları alt üst olur ve kendini Peter Highman'ın (Zach) arabasında bulur. 

Sonrasında Ethan, Ethan'ın köpeği ve Peter'ı güzel eğlence dolu bir yolculuk beklemektedir. En güldüğüm sahne Peter'ın Ethan'ın uyuşturucu aldığı evdeki çocuğun karnına vurduğu sahne. :) Hayır hayır çocuğa şiddete karşıyım, ama hak etmişti. :) Ethan'ın mastürbasyon sahnesi, takım konuşması sahnesi de eğlenceliydi. Düşündüm de bayağı eğlenceli film aslında.

19 Şubat 2014

Her

Bilgisayara aşık olmak mı? Yok artık daha neler. Kafayı yemiş bu insanlar.

1999 senesinde Being John Malkovich filmiyle tanımış olduğumuz Spike Jonze'un son filmi. Theodore Twombly geçimini mektup yazarak sağlamaktadır. Eşi Catherine ile yeni ayrılmışlardır. Bir gün karşılaştığı yeni bir işletim sistemi reklamıyla hayatı tamamen değişir. Bu yeni sistem ona kusursuz bir yapay zeka programı sunar. Bu yapay zekanın kendi düşünceleri ve kendi duyguları vardır. Üstelik kendi seçtiği bir ismi bile vardır. Samantha.

Film boyunca Theodore ile Samantha arasında geçen ilişki incelenir. Asla karşılıklı oturup konuşamayacağın, asla dokunamayacağın bir şeye nasıl aşık olursun sorusunun yanıtını Joaquin Phoenix muhteşem oyunculuğuyla veriyor.

Yapay zeka olan Samantha karakterini ise sesiyle Scarlett Johansson canlandırıyor. Hanımefendi o kadar güzel ki bir erkeği etkilemek için kendisini göstermesine bile gerek yok, sesi yetiyor :)

Filmi izlerken mutlaka herkes kendisinden bir şeyler bulacaktır. "Erkek arkadaşım bir öküz olacağına keşke bu filmdeki gibi bir yapay zeka olsaydı." diyen kızlar muhakkak olacaktır yada kendi yalnızlığını Theodore'un yalnızlığıyla özdeşleştirenler olacaktır. Mümkün tabi ki çünkü herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir film.

18 Şubat 2014

Into The Wild

Çekip gitmek, uzaklara gitmek, her şeyden uzak bakir yerlerde yaşamak. Herkes mutlaka düşünmüştür bunu.

Gerçek bir hikayeden uyarlanan bu filmin kahramanı bunu gerçekleştiriyor. 2007 Yapımı bu güzel filmi sinema tarihinin en iyi oyuncularından biri olarak gösterilen Sean Penn yönetmiş. Başrolü ise Emile Hirsch oynamış.

Film en iyi kurgu, en iyi yardımcı erkek oyuncu (Hal Holbrook) dalında oscara aday gösterilmiş. Filmde ayrıca Vince Vaughn ve Catherine Keener'da rol almış.

Yazının başında da dediğim gibi çekip gitmek, her şeyi ardında bırakıp gitmek konulu film çok etkileyici. Şehrin kalabalığında uzaklaşıp doğaya dönüş, çıkmaz sokaklardan uçsuz bucaksız geniş ovalara, kanyonlara kaçış hikayesi. Oldukça iyi bir üniversiteden iyi bir derece ile mezun olan Christopher, istediği hayatın bu olmadığını söyleyerek tüm mal varlığını hayır kurumuna bağışlayıp uzun bir yolculuğa çıkar.

Alaska'nın ıssız ormanlarında sona erecek olan bu yolculukta, yol boyunca hayatını değiştirecek olan yabancılarla tanışır.

Kendini direkt vahşi hayata adayan kahramanımız bunun bedelini ağır ödemiştir. Aslına bakarsanız kimse bu kadarını hayal etmemiştir. Şahsen ben üç beş kuruş para alırdım yanıma. :) Şaka bir yana bu film top 10 listemdedir. İzlenesi bir filmdir. Gerçek bir hikayeden uyarlanması insanın içini ayrıca acıtır.

Özellikle son sahnede hikayesi anlatılan  Christopher Johnson McCandless'in fotoğrafını görmek içimi burktu. 

15 Şubat 2014

I, Frankenstein

Merhabalar herkese. Dün vizyon filmlerinden biri olan I. Frankenstein'ı 3D Imax ile izledim. Başrolleri Aaron Eckhart (Adam), Bill Nighy'nin (Naberius) oynadığı filmde diğer ana rollerde Miranda Otto (Leonore) ve Yvonne Strahovski'nin (Terra) görebiliriz.Filmi Karayip Korsanları üçlemesinin yönetmeni Stuart Beattie yönetmiş. Haliyle fantastik bir filmden beklentiler bir tık üste çıkıyor. :) Ama siz yine de beklentileriniz fazla yükseltmeyin.

Orjinali Mary Shelley tarafından Frankenstein or the modern Prometheus 1818 yılında yayınlanan hikaye, 1910 yılında ilk kez sinemada uyarlandığından bu yana çeşitli örnekleri ile sinemada gördük. Bu son uyarlamada kısaca hikayeyi özetleyecek olursak; Naberius 200 yıldır Frankenstein'ın sırrını öğrenerek topladığı ruhsuz cesetlere iblis ruhları göndererek kendi ordusunu kurma peşinde. Bunun sonucunda sırasıyla Çörtan Irkını, Frankenstein'ı ve insanlığı yok etmek, köle olarak kullanmak istemekte. Frankestein'dan süper kahraman olur mu ? Ona izleyince siz karar verin. Fantastik, Bilim kurgu olduğu için çok mantık aramadım, İmax olduğu için görselliğe odaklandım ve beklentimi de çok yüksek tutmadığımdan yeterince tatmin oldum diyebilirim. Yine de Gideon'un saçma sapan şekilde ölmesi, doktorun aralarında duygusal bağ olmamasına rağmen diğer doktoru diritlme hamlesi mantıksızdı. Ama mantık aramayalım, beklentileri düşürüp imaxte izleyelim derim. Zaten vizyonda başka güzel film yok  Herkül var ona da artık bu hafta gider bakarım. :)

Filmin görsel sahneleri tatmin ediciydi.Film fazla uzun değil 93 dk, izlerken sıkılmadım açıkcası. Frankenstein makyajı gayet güzel olmuş, vucudu da on numara da, arkadaş seni sekiz tane ölüden parça alıp birleştiriyorlar sen nasıl kaslı olarak yapıldın ? :) Neyse bence Aaron'un vücudu oldukça iyi. Tabii ki bir Hollywood klişesi gerçekleşmese olmaz, sonunu aşka neden bağlarsınız ki ? 

Özetle yoklukta izlenesi bir film, fantastik sevenlerin pek sıkılacağını sanmıyorum. Hatta fantastik seviyorsanız imaxten kalkmadan imaxde izleyin derim.

13 Şubat 2014

The Prestige

Bir günlük kısa bir aradan sonra yine sizler için yorumlarımla buradayım sevgili İzle ve Yorumla takipçileri.

Bu gün sizlere 2006 yapımı The Prestige filmini yorumlayacağım kendi çapımda.:) Usta yönetmen Christopher Nolan'ın yönettiği filmin baş rollerini Christian Bale (Alfred Borden), Hugh Jackman (Robert Angier) ve Scarlett Johansson (Olivia Wenscombe) paylaşıyor. Filmde ayrıca usta oyuncu Michael Caine Cutter karakteri ile rol alıyor.  Kadroya ve yönetmene bakınca kaliteli bir film bekliyor insan haliyle tabi. :) Ve oldukça da kaliteli zaten. Christopher Priest'ın 1995 yılında yayımlanan iki sihirbazı anlatan romanında uyarlanan filmin seneryosunu Jonathan Nolan iki yılda hazırlayabilmiştir. 

Film adından da anlaşılacağı üzere iki sihirbazın prestij savaşını anlatıyor. Açmak gerekirse daha önce birlikte çalısan Alfred ve Robert'ın rekabete hatta düşmanlığa varan hikayesi anlatılıyor. Filmi izlemek için sakin bir kafaya ihtiyacınız olacak, bol bol zamanda ileri geri gidiyor hikayeler. Bazı sahneleri iki kere izleyebilirsiniz. Ama bu gerçekten sıkmıyor. Aksine daha çok heyecan veriyor. Film 19.yy İngiltere'sinde geçiyor.

Film sihirbazlar açısından üç evrede ele alınmış; vaat, dönüm noktası ve prestij. Robert'ın eşi Julia, bir gösteri sırasında Alfred'in düğümü yüzünden kaza ile ölünce, Robert eşinin ölümünden Alfred'i sorumlu tutar. Bunun sonunda iki sihirbazın arasında kıyasıya bir rekabet başlar.

Filmde gerçekten çok akılcı enteresan sahneler vardı. Birbirlerinin gösterilerine giden ikili, çoğu zaman gösterileri sabote ediyorlardı. Özellikle mermi numarasında Robert, diğer kapıdan çıkma numarasında Alfred harikaydı. Film hakkında açıkcası daha fazla spoiler vermek istemiyorum. İşin sırrı izlemekte çünkü. :)

Final sahnesi ise tam yerinde ve filmin özeti gibiydi. Açıkcası bu oyunun kazananı yoktu, herkes bir şeylerini kaybetti.

11 Şubat 2014

Thor: The Dark World

Bu gün hazırdan yiyelim dedim ve size daha önce izlediğim Thor: The Dark World'ü yorumlamak istedim.

Öncelikle sıkı bir Marvel takipçisi olduğumu bilmenizi isterim. Süper kahraman filmlerini ayrıca severim, çocukluktan kalma herhalde. Açıkcası içten içe bizim niye yok diyorum. :) İlk filmin yorumunu yine bloğumuzda bulabilirsiniz. Fakat sanılanın aksine bu film ilk filmden daha iyi olmuş. Loki'nin filmi olmuş diyebilirim.

Baş rollerini Chris Hemswort (Thor), Natalie Portman (Jane Foster), Tom Hiddleston (Loki) ve usta oyuncu Anthony Hopkins'in (Odin) paylaştığı filmi Alan Taylor yönetmiş.

Film izleyenlere görsel şölen sunuyor adeta. İlk filmde güçlerini kaybeden Thor, 9 diyarda barışı sağlayarak kral olmaya yeniden hak kazanmıştı. İlk filmde kendine ihanet kardeşinden sonra bu filmde bu filmde Dark Elves güçleri ile savaşacak olan Thor'u zorlu bir bölüm sonu canavarı beklemekte. :) Kudretli Malekith tarafından yönetilen bu güçlerin amacı evreni tekrar karanlığa gömmek. Thor'u bulmaya çalışan Jane Foster Londra'da tesadüfen diğer evrenlere bir geçiş bulur. Geçtiği noktada karanlık ruh bedenine girer ve Malekith ile başı belaya girmek üzereyken onu Thor bulur. Bu filmde açıkcası beni en çok eğlendiren Darcy karakteri ile Kat Dennings aman Tanrım bu ne güzellik, bu ne tatlılık. :) Ayrıca Loki ise filmde oldukça etkin bir rol alarak alışılagelmişin dışında çok daha eğlenceliydi. Avengers'ta oldukça ciddi buluyordum onu, Hulk'a kadar. :) Özellikle Captain Amerika taklidi çok hoştu. Aynı zamanda filmde Avengers'a göndermeler ise çok hoşuma gitti.

Filmdeki en görsel, en hoş sahne ise Frigga'nın cenaze sahnesi. Gerçekten etkileyici ve hoş bir sahneydi.

Özetlemek gerekirse asla izlemekten sıkılmayacağınız bir film ve oldukça eğlenceli, heyecanlı bir film. "Credits"te ise Avengers: Age of Ultron'a bağlamaya çalıştıklarını düşünüyorum.

10 Şubat 2014

Sağ Salim 2: Sil Baştan

Mutlu ve güzel haftalar sevgili sinemaseverler. Bu gün size Sağ Salim 2: Sil Baştan'ı yorumlamaya çalışacağım. Malum henüz vizyonda, can sıkıntısında gideyim dersiniz felan, gitmeyin bence. :) Benim gitme sebebim hem can sıkıntısı, hem de memleketim olan Karadeniz'in incisi Cide'de çekilmesi. Özlemişim gerçekten. :) Onun dışında film hakkında şöyle kısaca bilgiler vereyim. Yönetmen yine Ersoy Güler. Ama oyuncu kadrosunda değişiklikler var, mesela ilk filmde Nihal'i oynayan Fulya Zenginer yok. :( Aynı karakteri Ezgi Asaroğlu oynamış bu filmde. Çok doğal bulmadım açıkcası. Burçin Bildik yine Salim rolü ile başrolde. Alper Saldıran'da yok bu filmde. Aslında film Yakup Yavru'nun küfürlerine asılmış. Hayatım boyunca sinemada iki filmde yarında çıkmayı düşündüm. Biri The Counselor, birisi de bu. Ama çıkmadım, çıkamadım. :( Para verdik sonuçta. Ama gülmedim de. 

Film yine ilk filmin temasından yola çıkmış, kahramanlarımız bu kez ilk filmde işledikleri cinayetler yüzünden aranmaktadır. Kılık değiştirip Romanya'ya kaçmak isterler, bu süreçte başlarına gelen extra tesadüfi cinayetler ve olaylar ele alınmış. Filmde tebessüm ettiğim sahneler jandarma komutanının olduğu sahnelerdi sadece. Bir de yine kaçmak için Cide'de bulunan 3 siyahi adamı da eklemişler filme. Yakup Yavru'nun ise her sahnesi küfür. Acayip kasmışlar, olmamış. Biz ilk filmde yerinde küfür ettiği için gülmüştük ona. annemi götürecektim Cide var diye, iyi ki götürmemişim. 

Filme gitmenizi tavsiye etmiyorum, ille de gidecekseniz kız arkadaşınızla veya eşinizle dostunuzla gitmeyin, zira utanabilirsiniz. Tipik Türk kafası filmi, birincisi beklentinin üstüne çıktı (bakın çok tuttu bile demiyorum) ikinciyi çekelim, küfre güldürelim. Özetle olmamış film.

6 Şubat 2014

Sağ Salim

Merhaba sevgili izle ve yorumla ailesi. Sizler için hiç hız kesmeden yorumlarıma devam ediyorum. :) Aslında size Sağ Salim Sil Baştan'ı yorumlayacaktım, onu izledim geçen gün. Ama ilk filmi izlemeden onu yerden yere vurmak istemedim. :) O yüzden ilk filmi izledim. Baş Rollerini Burçin Bildik (Salim), Alper Saldıran (Recai) ve Fulya Zenginer'in (Nihal) paylaştığı filmi Ersoy Güler yönetmiş.

Film daha önce Türk sinemasında rast gelmediğim yol komedisi filmi. Üstelik oldukça başarılıydı. Mersin'den Sivas'a cenaze taşıyan Salim'in yolda başından geçenleri konu almış. Tesadüfi ölümler, mafya, esrarkeş, babasının öldürmek için peşine düştüğü kız, yani her türlü belaya bulaştı Salim. Oyuncu kadrosu biraz daha güçlü olsaymış gişe yaparmış film bence. Salim karakterine Engin Günaydın'ı düşündüm de ben, hiçte fena olmazmış. Neyse olmuş bitmiş Burçin Bildik'i o itici 118'li reklamlardan hatırlarsınız. Sırf o yüzden ön yargı ile yaklaşmıştım filme. Ama oldukça başarılı olmuş. Fulya Zenginer ise oldukça doğal oynamış, açıkçası çok hoş. :) Alper Saldıran ise gayet başarılı bulduğum bir oyuncu. Beni Böyle Sev dizisinde oynamakta kendisi. İzlediğimden değil, denk geldim. :) Fakat bu rol için yetersiz buldum kendisini. Sanırım çocuksu, masum yüzü uymamış. Fakat filmde benim beğendiğim en doğal, en bomba karakter usta oyuncu Yakup Yavru'nun can verdiği Halit karakteri. Özellikle namazda selam verirken, üstüne kendi arabasının geldiğini görünce verdiği tepki en çok güldüğüm yerdi. Hayır, hayır küfre güldüğümden değil, orada ben olsam ben de aynı tepkiyi verirdim o yüzden. :)

Sonuç olarak çok kötü bir film değil, güldürüyor bayağı. Sadece oyunculuklar konusunda biraz yetersiz kalmış ve bazı yerlerde fazla abartı vardı. Ama izlenir mi ? Boş vaktiniz varsa, yerli film seviyorsanız ve biraz da eğlenmek isterseniz izlenir.

5 Şubat 2014

Sherlock Holmes: A Game Of Shadows

Shelock Holmes’ün devamı olan bu filmde başrolleri yine Robert Downey Jr. ve Jude Law paylaşıyor.

Bu filmde onlara ayrıca profesör James Moriarty rolüyle Jared Harris, Madam Simza rolüyle Noomi Repace eşlik etmiş. Genellikle bu tarz seri filmleri ilk filmin tadını pek vermez. Ama a game of shadows ilk filmin pek altında kalmamış. İlk filmde Adler rolüyle beğeni kazanan Rachel McAdams’ın bu filmde fazla olmaması beni üzdü açıkçası.

Çünkü Holmes ile arasındaki ilişki oldukça eğlenceliydi. Zaten filmin başında buna benzer eğlenceli diyalogları görebilirsiniz.  Holmes romanlarının takipçilerinin bildiği ağabeyi Mycroft Holmes'da filmde kendine önemli yer buluyor. Karakteri Stephen Fry canlandırmış. Yönetmenliği yine Guy Ritchie üstlenmiş. Senaryoyu ilk filmden farklı olarak Kieran ve Michele Mulroney çifti kaleme almış. 

Bu filmde ilk filme oranla daha az aksiyon olduğunu söyleyebilirim. Filmde Holmes ve Moriarty arasındaki kıyasıya zeka savaşı güzel işlenmiş. Holmes, Mariarty'nin ele geçirdiği silah fabrikaları ve ardından dünya savaşı çıkarma planlarını bozma peşindeydi.  Fakat Moriarty en az Holmes kadar zeki ve hatta ondan daha zeki hamleler yapıyor. Hatta filmde bir sahnede Holmes’ü yanıtlmayı başarıp eylemini gerçekleştirdi. Özellikle final sahnesi izlemeye değer. Bunun yanında Watson bu filmde evlenirken, balayı yolculuğunda trende yaşadıkları olaylar ise bana göre filmin en eğlenceli sahneleri. Tren bölümünde Holmes’ün makyajı bana Batman’deki Jokeri anımsattı. Filmde abartı bulduğum bir sahne vardı. Onun dışında izlerken oldukça eğlendim.  Holmes’ün Mary’i trenden nehire attığı sahne. Tabi Mary’e Holmes'ün muhteşem zamanlaması ile hiçbir şey olmadı. Film bu kez Londra dışına çıkarak Paris, Almanya ve İsviçre’de geçiyor.

4 Şubat 2014

Sherlock Holmes

Sherlock Holmes baş rollerini Robert Downey Jr. ve Jude Law’ın paylaştığı 2009 yapımı bir film. Polisiye-gerilim-gizem-suç türlerini barındırıyor. Arthur Conan Doyle yarattığı bir çok kez beyazperdeye aktarılan filmin yeni versiyonunu yönetmen Guy Ritchie yönetmiş. Senaryosu Simon Kinberg, Lionel Wigram, Michael Robert Johnson ve Anthony Peckham gibi isimler üstlenmiştir. Filmin müzikleri ise ünlü müzisyen Hans Zimmer aittir.

Öncelikle film ile kitabı karşılaştırmamak gerekli, filmi kitaptan bağımsız ayrı bir senaryo olarak ele alalım. Film oldukça akıcı, ilk sahneden son sahneye hep bir hareket var. Yönetmenliğini Guy Ritchie yaptığından mı diyelim filmde aksiyona oldukça yer verilmiş. Robert Downey Jr. oldukça başarlıydı. Dr. Watson’u oynayan Jude Law ise gayet uyumlu olmuş. Bayan karakterler Rachel McAdams ve Kelly Reilly filme ayrı güzellik katmışlar. Özellikle Holmes ve Adler arasındaki o sevgi ve güvensizlik güzel işlenmiş.

Filme gelirsek görseller ve kostümler oldukça iyiydi. 1800’lü yılların Londra atmosferi oldukça iyi yansıtılmış. Holmes ve Lord Blackwood’un zeka savaşı gibiydi.

Filmde Holmes’ün zekasının çok öne çıkartılmasının biraz abartılı olduğunu söyleyebilirim. Fakat olayları ele alış tarzı ve sürekli Watson’ı olaylara çekişi gayet eğlenceli. Spoiler olacak ama filmde en çok adadaki patlama sahnesi ve o anda çalan keman etkileyiciydi. Ayrıca film ikinci filme güzel bağlanmış James Morriarty’den bahsedilmiş. Adler’in Holmes’a dediği gibi; "en az senin kadar zeki, ama daha namussuz".

3 Şubat 2014

World War Z

World War Z. Brad Pitt ve Leonardo DiCaprio’nun yayın haklarını alabilmek için uzunca bir süre uğraş verdiği film. Beklentilerin biraz altında kalsa da hikâyenin ilerleyişi açısından izlemeye değer bir film. Filmi ilk olarak geçen sene Eylül ayında izlemiştim, biraz gönülsüz de olsa dün yeniden izledim. Bazı filmleri yeniden defalarca izlemeyi çok severim ama bu film o filmlerden biri olmaya aday değil :)

Filmin bence en önemli karakteri Brad Pitt değil, filmin yönetmeni Marc Forster. Stay, Kite Runner gibi oldukça güzel filmlere imza atmış olan yönetmen bence bu filmi kurtaran isim olmuş, çünkü oldukça kötü bir film olması muhtemelken, nispeten kendini kurtarabilen bir film olmuş. Sanırım filmin devamı da gelecek ama çekilse dahi çok umutlu olmadığımı söylemeliyim.

Filmle ilgili uzun uzun yazmayacağım. Filmde Brad Pitt’in oradan oraya koşturması pek hoşuma gitmedi, filmin gerçekçiliğini zedelemiş bence, ki ben gerçekçilik konusunda en az endişeye sahip izleyicilerden biriyimdir. Onun dışında filmin çok aksiyona yönelmeyişi de bence filmin artısıydı. Yanlış anlaşılmasın, aksiyon sahnelerine karşı değilim, aksine çok severim ama her şey yerinde güzel öyle değil mi? :)

26 Eylül 2012

Safe


Film izleme konusunda bu aralar oldukça hızlıyım :) Bugün incelemesini yapacağımız film “Safe”.

Filmin yönetmeni Boaz Yakin, çok fazla filmini görmedik, başarılı bir yönetmen diyemiyoruz o yüzden. Oyunculardan sadece Jason Statham önemli karakter zaten, o yüzden gerisine değişmeye gerek yok.

Her filmin kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğini çok defalar söylemişimdir. Filmin konusuna bakınca insan az çok kendini neyin beklediğini tahmin edebiliyor. Biz bugün bu beklenti çerçevesinde filmin durumunu değerlendirmeye çalışacağız.

Mafya tarafından ailesinden koparılmış oldukça zeki olan küçük bir kız vardır filmde, bu kız kafadan birçok hesabı yapabildiği ve güçlü bir görsel hafızası olduğu için Çin mafyası tarafından kullanılmaktadır. Bir taraftan da eskiden ne iş yaptığı başlarda belirsiz olan Luke (Jason Statham) sokaklarda boş boş dövüşmektedir. :) sonra bir gün olaylar gelişir ve Rus mafyasından bir grup Luke’un karısını öldürür ve Luke’a kimseyle yakınlaşmamasını yoksa yakınlaştığı herkesi öldüreceklerini söylerler, bizimki de bu duruma hay hay der. :)

Gelelim filmin gidişatına, filmin başından beri izleyen herkes Luke’un küçük kıza yardım edeceğini ve bir yerlerde yollarının kesişeceğini bilir ama nedense bu süreç biraz benim beklediğimden uzun sürdü, yani olayları biraz uzattılar ve Luke’un kızı kurtarmaya başlaması biraz zaman aldı.

Luke’un kızı Ruslardan kurtardığı metrodaki kavga sahneleri gerçekten çok iyiydi. Genelde Hollywood filmlerinde bu tür sahneler kesik kesik ve dar açıdan gösterilir, ama bence eski Hong Kong dövüş filmlerinde olduğu gibi daha statik kameralarla bu tarz dövüşleri izlemek daha eğlenceli oluyor.

House M.D. Finali


Daha önce House ile ilgili kısa bir yazı yazmıştık. Gecikmelerden dolayı sekizinci sezon ve aynı zamanda dizi finalini ancak izleyebildim.  En sonda söyleyeceğimiz şeyi en başta söyleyelim de olsun bitsin; ben dizinin bitiş şeklini, final bölümünün havasını çok beğendim.

Sekizinci sezon sekizinci bölümden sonra uzun bir ara vermek durumunda kaldım diziye. Sonrasında ise geçen hafta kaldığım yerden hızlı bir şekilde diziye yeniden başladım ve hızlıca bitirdim. Böyle uzun aradan sonra, kime nolmuştu, kim gittiydi, kim kaldıydı hepten unutmuşum. 2-3 bölümden sonra ancak adapte oldum diziye :)

Bundan sonra spoiler çok, o yüzden sekizinci sezon son 5-6 bölümü izlemeyenlerin devam etmemesini öneririm, yine de keyif sizin efendim :)

Bu kadar geç izlememe rağmen, uğraşlarım sonucunda hiç spoiler olmadan final bölümünü izledim. Belki de tek spoiler dizinin adında gizliydi: “Everybody Dies”. House karakterinin ünlü Sherlock Holmes karakterinden esinlenilerek yaratıldığını senaristler de sıkça dile getirdiler. Diziyi izlerken de bu konuya çokça gönderme gözümden kaçmadı. Zira hastası olduğum “Sherlock” serisinin her bölümünü son 6 içerisinde 2 defa izlediğimden dolayı, aradaki benzerlikleri yakalamak zor olmadı.

(Sherlock fena spoiler) Ben final bölümünü çok beğendim, bunda en önemli etken, yine Sherlock ile olan benzerliği sanırım. “The Reichenbach Fall” desem yeterli olacak sanırım. Kimileri çalıntı demiş House’un finali için, sanırım bu insanlar çalıntı ile gönderme veya bağlantı arasındaki farklı bilmiyorlar. Adamlar kabak gibi biz Sherlock karakterinden esinlendik House’u yaratırken dedikten sonra, alıp aynı senaryoyu bile çevirseler bence çalıntı olmaz.

19 Eylül 2012

Prometheus


Sinemaya iyiden iyiye merak sarmaya başladığım 1995-2000 arası dönem bilim kurgu filmleri açısında çok zengin bir dönemdi. Mükemmel bilim kurgulardan, sıradan B sınıfı bilim kurgulara kadar bi dolu film izledik o dönemde. Belki de bundandır bilim kurgu hayranlığım. :) O zaman nasıl ki bilim kurgu dönemiyse bu dönem de sanırım çizgi roman dönemi oluyor. Gerçi biraz normalden uzun sürdü bu çizgi roman dönemi ama olsun genel olarak şikâyetçi değilim. Şikâyet edebileceğim tek konu bu dönemde hatırı sayılır bilim kurgu filmi yakalamak oldukça zorlaştı. Bu kıtlık döneminde uzun zamandır izlemek istediğim Prometheus filmini ancak hafta sonu izleme şansı buldum ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Filmin kadrosundan önce konusundan bahsetmek daha doğru olacak sanırım. Öncelikle bu film bir uzay filmi. Dünyada insanoğlunun yaradılışına yönelik birçok ipucu bulunur ve tüm bu ipuçları dünyadan çok uzakta bulunan bir gezegeni işaret etmektedir. Bir grup bilim adamı ve asker bu gezegene yolculuğa giderler. Gezegene vardıklarında ise bir dolu olaylar dizisi kahramanlarımızı beklemektedirler ve bu kahramanlarımız bir şekilde dünyanın geleceğini kurtarmak için mücadeleye girişirler.

Filmin yönetmeni Ridley Scott, gayet başarılı bir yönetmen olduğunu düşünsem de genel bir tarzı olmadığı için filmleri bana çoğunlukla çok başarılı gelmez. Başrollerde Noomi Rapace, Michael Fassbender, Charlize Theron ve Idris Elba karşımıza çıkmaktadır. Guy Pearce da filmde rol almakta ancak izleyenler tanımakta biraz zorlanabilirler, ben açıkçası sesinden tanıdım, zira kendisi oldukça yaşlı bir adamı canlandırmaktadır.

Önce olumsuz kısımlardan bahsedelim. Yine spoiler yok ama izlemeyenler için biraz fazla bilgi içerebilir yazacaklarımız. Filmde açıkta kalan çok nokta var. Bir kere, 3 tane çizimden yola çıkarak trilyon dolarlık yolculuğa çıkmak bana çok mantıklı gelmiyor, o kısmın biraz daha altını doldurmak gerekirdi sanırım. Filmde fazla klişe var; tırsıp kaçmaya çalışan adamlar mı dersin, söz dinlemeyen insanlar mı dersin, ne ararsanız var. Ayrıca film çok fazla tahmin edilebilir olmuş. Ben ki film izlerken beynimi kapatırım, 1 sn sonrasını asla düşünmem, kim katilmiş, kim hırsızmış hiç kafa yormam ama bu filmde son 10 yılda yapmadığım kadar tahminde bulundum ve hepsi de tuttu. Belki de istedikleri budur, tam bilemedim. Kabak gibi her şey göz önündeydi yani. Aslında daha çok şey var söylenecek ama sahneleri burada tek tek açıklamak doğru olmaz sanırım.

The Avengers


Bugün The Avengers filmi ile karşınızdayız. Önce filmle ilgili kısa kısa; filmin yönetmeni Joss Whedon; Beyazperdede çok tecrübesi olmayan bir dizi yönetmeni. Filmin başrol kadrosu biraz kabarık; Robert Downey Jr. (Iron Man), Chris Evans (Captain America), Chris Hemsworth (Thor), Mark Ruffalo (Hulk), Scarlett Johansson (Black Widow), Tom Hiddleston (Loki), Jeremy Renner (Hawkeye) ve Samuel L. Jackson (Nick Fury). HIMYM’ın Robin’i Cobie Smulders ve bu filmde rolü oldukça kısa olan Gwyneth Paltrow’u (Pepper Pots) elbette unutmadım, ama rolleri biraz kısa olduğundan başrol kısmına yazmayayım dedim. :)

Filmin konusundan bahsetmeyeceğim, izlememiş olanlar bu yazıya daha fazla devam etmesinler. Spoiler vermemeye çalışacağız ama ister istemez önemli noktalara değinebiliriz :)

Filmin kurgusu gayet güzel, boş boş kötü adamların peşinde koşan süper kahraman filmlerinden değil kesinlikle. Kendi mantık çerçevesine sahip, aptal klişelere çok başvurmayan bir film olmuş. Loki kötü adama göre biraz sempatik biri bence. Kötü bir özellik gibi söyledim sanırım ama aslında hiç öyle değil. Filmlerde nefret uyandıran kötü karakterleri hiç sevmem, onları da kimse hatırlamaz zaten. Ama The DarkKnight’ın Joker’ini, The Silence of the Lambs’in Hannibal’ını bu yüzden kimse unutmaz. Elbette sempatik olduklarından değil ama akıllı kötü adamları canlandırdıkları için.

The Dark Knight demişken, birkaç benzerlikten bahsetmeden geçemeyeceğim. Loki, Joker kadar çok konuşmasa da onun gibi ne yaptığını bilen bir karakter olmuş. Yine benzer şekilde, yakalanmak için ortalıkta dolaşmaktan çekinmiyor ki, benim zaten bir planım var diyor. Bu arada ben filmlerde yapılan şeylerin yine filmde önceden anlatılmasını hiç sevmem, yani bir soygun yapılacaksa öncesinde bir grup insanın bu soygun hakkında konuşması bana çok saçma gelir, buna benzer şeyler bu filmde yok. O yüzden dizi yönetmeni dediğim Joss Whedon, beyazperdeye iyi bir başlangıç yapmış diyebiliriz. Ayrıca, The Dark Knight ile olan benzerliği de olumsuz olarak değerlendirmiyorum. Şu zamana kadar yapılmış en iyi filmlerden birinden esinlenmek ve bunu da doğru bir şekilde kullanmak oldukça önemli bir meziyet sonuçta.

4 Eylül 2012

The Dark Knight Rises

Birçokları zaten izlemiştir o yüzden bu filmle ilgili çok uzun uzun yazmayacağım. Film gayet güzel, oldukça ihtişamlı, aynı zamanda da akıcı. Ama... bu film sonuçta The Dark Knight'ın devamı olduğundan ve haliyle o filmle kıyaslandığından dolayı, oldukça iyi bir film olmasına rağmen, The Dark Knight'taki havayı veremiyor. Aslında vermesi de beklenemezdi zaten ama insan da heyecanlanıyor ister istemez. Tom Hardy'yi çok severim, o yüzden de Bane'i sevdim, ses de güzel olmuş. Ama Batman'ın silah yok politikası mantıksız olmuş, zira batpod heryeri patlatıyor maşallah. :) Ayrıca uçan zımbırtıyı da çok sevmedim, batpod daha çok görünseymiş daha iyi olurmuş bence. 

Neyse sonuç olarak film gayet güzel, hatta çok güzel ama The Dark Knight'tan iyi değil. O film farklı bir kategori içinde değerlendirilmeli sanırım.

Bu film için İzle ve Yorumla puanı: 9/10


23 Şubat 2012

Tower Heist


Bizi takip edenler sadece çok sevdiğimiz filmlerin incelemesini yapmadığımızı bilirler. Bazen hiç sevmediğim bir filmle ilgili aşırı yazma isteği duyuyorum, bazen de çerezlik diye tabir edilen boş zamanlarda izlenebilecek filmleri önermeyi seviyorum. Nicholas Cage ve Nicole Kidman’ın Trespass filmi ilk kategorinin en iyi örneklerinden olurken, bugün incelemesini yapacağımız Tower Heist ise çerezlik filmler sınıfında yer alıyor.

Filmin yönetmeni Brett Ratner olurken, başrol oyuncu kadrosu biraz kalabalık: Ben Stiller, Eddie Murphy, Casey Affleck, Matthew Broderick ve Téa Leoni. Bunların içinde Matthew Broderick hariç diğerlerini severim. Broderick hem kötü bir oyuncu hem de oldukça itici bir tip gibi geliyor bana.

Ben Stiller, New York’ta yer alan süper lüks bir rezidansın yönetiminden sorumlu müdür olan Josh karakterini canlandırmaktadır. Haliyle bu rezidansın tüm sakinleri oldukça varlıklı kişiler ve bu “kule”de çalışanlar ise orta halli işçi sınıfından sıradan insanlar. Kule’nin terasında (penthouse) oturan bir borsa broker’ının kule çalışanlarına ait emeklilik parasını kaybetmesiyle birlikte Josh bu broker’ın evini soymaya karar verir ve bir ekip kurar.

21 Şubat 2012

Person of Interest


Yayın hayatına yeni başlayan birçok dizinin ilk 2-3 bölümünü izlerim. İzlerim ki, olası güzel dizileri sadece ülkemizde çok popüler değil diye kaçırmayayım. Bu şekilde başlayıp devamını getirmediğim bir sürü dizi oldu. Ama, Person of Interest kesinlikle bunlardan değil. :)

Önce kısaca diziden bahsedelim. Dizinin yaratıcıları J. J. Abrams ve Jonathan Nolan. Abrams’ın kim olduğunu bilmeyen yok zaten, o yüzden doğrudan Jonathan Nolan’a geçeceğim. Soyadı tanıdık olsa da aslında kendisi de benim için oldukça tanıdık. Christopher Nolan’ı ve haliyle Jonathan Nolan’ı ilk tanıdığımız filmin hikâyesinin sahibidir Jonathan Nolan. Kendisi daha sonra abisiyle beraber The Prestige’in ve The Dark Knight’ın senaryosunu yazmıştır. O yüzden yaratıcılığına çok güvenirim.

Person of Interest’i izlemeye başlamadan önce dizi hakkında çok bilgim yoktu, açıkçası konusunu bile bilmiyordum doğru dürüst, ama Abrams olduğu için işin içinde gizemli, sürekli belli bir konu üzerinde ilerleyen bir dizi bekliyordum. Elbette izlemeye başlayınca öyle olmadığını gördüm. Her iki tür dizilerden izlemeyi de severim doğrusu (yani her bölüm ayrı bir konuyu işleyen diziler ve sürekli aynı konuyu devam ettiren diziler). O yüzden herhangi bir hayal kırıklığım olmadı.

Dizinin iki ana karakteri var; birisi Lost’tan tanıdığımız Michael Emerson, yani Benjamin Linus, diğeri de dizilerde görmeye çok alışık olmadığımız Jim Caviezel. Frequency filminde tanımıştım Jim Caviezel’ı, o yüzden oldukça severim. Michael Emerson, Finch isminde gizemli bir iş/bilim adamını canlandırmakta iken, Jim Caviezel karanlık bir geçmişe sahip eski bir ajan (?) olan Reese karakterini canlandırmaktadır.

10 Şubat 2012

50/50


Uzun bir aranın ardından yeniden sizlerleyiz.  Ben bu dönemde çeşitli sorunları sonuca bağlamakla meşgul olduğumdan blog’a yoğunlaşamadım. Diğer yazarlarımız da sanırım, başka yazan olmayınca motivasyonlarını kaybettiler. Neyse ki yeniden beraberiz ve yeniden bir film eleştirisi yazmanın heyecanını yaşıyorum şu anda. :)

Ayrı kaldığımız dönemde çok fazla film de izleyemedim aslında. Bu filmler arasında çok iyiler de vardı, çok kötüler de. Zaten iyi ya da kötü söyleyeceklerimi zamanla burada paylaşıyor olacağım. Bugün çok beğendiğim bir filmle başlamak istedim: 50/50.

Genç yaşta kansere yakalanan Adam ve arkadaşı Kyle’ın hikâyesini izliyoruz filmde. Adam, oldukça düzenli, çalışkan ve sorumlu bir portre çizerken, en yakın arkadaşı Kyle ise daha başına buyruk, asi ve serseri (!) bir karakter gibi görünmektedir. Film boyunca Adam’ın mücadelesini ve Kyle’ın ona olan gizli desteğini izliyoruz.

Bazı filmlerde spoiler vermekten çekinmiyorum ama bu film için spoiler vermemeye çalışacağım, zira herkesin bu filmi izlemesini istiyorum. Kyle ile Adam’ın ilişkisi o kadar güzel ki filmde, burada bir şeyler söyleyip izlemeyenleri etki altında bırakmak istemem. Özellikle arabadaki kahve sahnesi ve sonrasında Kyle’ın evinde Adam’ın gördüğü kitap benim için çok etkileyiciydi.

Filmde komedi ve dram bir arada ve dengeli şekilde ilerliyor film boyunca. Birçok sahnede gülümsemenize engel olamayacağınız gibi, birçok sahnede gözyaşlarınıza da engel olamayacaksınız. Ben filmi çok beğendiğim için övgü dolu sözler yazmak istiyorum ama izleyecek olanları da yüksek beklenti içine sokmak istemiyorum, çünkü temel olarak 4-5 kişi çevresinde dönen ve basit şeyler anlatan çok güzel bir film var karşımızda.

Son olarak, filmin hikâyesi, senaristin hayatından esinlenmektedir. İzleyin derim. :)

Bu film için İzle veYorumla puanı: 9/10


2 Kasım 2011

La Leggenda del Pianista sull'Oceano

İtina ile hazırladığım kaçırılmaması gereken filmler listesinde Mr. Nobody'den sonra bu kez bir Giuseppe Tornatore yapımı var. Başrolde Tim Roth ve Pruitt Taylor Vince yer alıyor. Türkçe'ye 1900 Efsanesi olarak geçen, orijinal adı İtalyanca olsa da dili İngilizce olan bu film; toplamda yaklaşık 3 saat sürse de, yetişmeniz gereken bir yer olmadığı takdirde, bir solukta bitiveriyor ve izleyende defalarca izleme arzusu yaratıyor. Filmin alt başlığı :

An epic story of a man who could do anything,
except be ordinary.


Konu özetlenecek olursa, film gemide doğup büyüdüğü için ruhunu gemiye olduğu kadar okyanusa adamış bir adamın (lakabı 1900), gemiden ayrıldığı takdirde ona vaadedilecek harikulâde(!) hayatın, ondan alacağı değerlere değip değmeyeceğini anlamaya çalışmasını anlatıyor. Gemiden henüz hiç ayrılmadığından karada yaşayan insanların akıllarındaki soru işaretleri ne onda var ne de anlayabiliyor onları. Onu gemide kalmaktan vazgeçirebilecek tek bir şey var. Aşk! Bir kadına duyulan mı? Hayır. Peki ne için sonunda ayrılmaya karar veriyor 1900? İzleyin ve görün. Pişman olmayacaksınız.

İçerdiği müzik ziyafeti için bile değer izlemeye ki filmdeki ana tema zaten müziğin kendisi, bizi anlatışı...
"See that woman over there for example? She looks like someone who has just killed her husband with the help of a young lover and she's running off with the family jewels. Don't you think this music's her? Or see that guy over there? He can't forget a thing.
His head is bursting with memories, but there's nothing he can
do about it. Listen to his music."
Son olarak Tim Roth'un salt varlığı bir yana, hem anlatıcı hem de yardımcı oyuncu rolündeki Max (P. T. Vince) sizi de hikayenin içine çekiyor ve siz birden bire gemideki yolculardan biri oluyor ve filmin adına yakışır şekilde efsanevi bir hikayeye bizzat tanık oluyorsunuz.
"We played to make them dance. because when you dance you cant die and you feel like God. We played ragtime, because that's the music God dances to when nobody's watching him; assuming God is black."

All passengers on board please!

25 Ekim 2011

Mr. Nobody


İzle ve Yorumla'nın ağına bugün Jared Leto, Diane Kruger ve Sarah Polley'nin başrollerini paylaştığı Mr. Nobody takıldı.


Hayat seçimleri zorunlu kılıyor, seçimlerse hayatın akışını belirliyor. Kadere mi inanmalı daha çok, yoksa tesadüflerin hayatımızdaki yerinin de hakkını vermeli mi? Rastlantılar, bir noktada kesişen başka bir noktada ayrılan yollar... Gelecek ne kadar öngörülebilir? Ne kadarıyla öngörülebilir? Sadece birkaç saniye bile sürprizler doğurabilecekken, aylar ya da yıllar işin içine girdiğinde en kolay görünen seçimleri yapmak bile nasıl mümkün olabilir? Bütün bunlar bu filmde müthiş bir sentezle seyirciye sunuluyor.


"You cannot go back, that's why it's hard to choose. You have to make the right choice. As long as you don't choose, everything remains possible."

Bu konu benzer biçimde The Butterfly Effect ve Sliding Doors adlı filmlerde de işlenmişti ancak bunu düşünerek bu filmi es geçmemeli; zira bu filmde diğerlerinden farklı olarak, detaylar konunun bütününden çok daha çarpıcı. Karakterler özenle seçilmiş, replikler kadar bakışlar da anlamlı ve etkileyici. Hiçbir nesne, sararmış bir yaprak bile öylesine kullanılmamış, hep bir amaca hizmet etmiş; hep bir sonuca bağlanmış ayrıntılar. Oyunculuklar kusursuz, özellikle Thomas Byrne (Nemo, 9 yaş), küçük yaşına rağmen harika bir performans sergilemiş. Hele ki müzikleri bazı sahnelerde amacını aşıyor ve filmden koparabiliyor izleyeni. Zaten Erik Satie ve Otis Redding gibi isimler de varsa, film defalarca izleniyor, müzikleri haricen dinleniyor, filmin replikleri müziklerinin içine yedirilerek playlistlerde yerini alıyor. Tek kızgınlığım filmde yer alan ariaların ne jenerikte ne de OST albümünde görülemiyor olması. Ah Pavane, bir de sen mahvettin beni!

"Why am I me and not someone else?"
"In chess, it's called Zugzwang when the only viable move is not to move."

Yazan ve yöneten Jaco Van Dormael belki de sırf Kelebek Etkisi adlı filmden bir parça da olsa esinlendiğini belirtmek istercesine şöyle bir repliğe yer vermiş filmde: 'Sen hiç "Kelebek Etkisi" diye bir şey duydun mu?' Kanat çırpışıyla bambaşka bir zaman ve mekanda fırtınaya neden olan rengarenk bir kelebek görülüyor sonra ekranda. Belki de yönetmen tam da bu sahnede "Kelebek etkisi işte budur!" diye haykırıyor.



Mr. Nobody, Van Dormael'in yazıp yönettiği 3. uzun metrajlı film. Filmler beşer yıl arayla çekilmiş. Diğer ikisi de Mr. Nobody gibi birçok ödül kazanmış, birçok ödüle aday gösterilmiş, birçok festivalde yer almış filmler. Bunların dışındakiler çoğunlukla kısa filmler ve belgeseller. Belki de yönetmen karakterlerden birini bu belgesel merakı yüzünden araştırmacı/bilim adamı yaparak, filmde bilimin cevabını henüz tam olarak bulamadığı sorulara yer vermiş. İnsan davranışlarının hormonsal kökleri, hayvan ile insan davranışları arasındaki benzerlikler, uzay-zaman ilişkisi... Bütün bunlar bize yönetmenin az ama öz üreten, itinayla çalışan biri olduğunu kanıtlıyor.


"There comes a time when everything seems narrow. Choices have been made, I can only continue on. I know myself like the back of my hand, I can predict my every reaction. My life has been cast in cement with airbags and seatbelts. I've done everything to reach this point and now that I'm here, I'm fucking bored. The hardest thing is knowing that I'm still alive.."

Zevkini beğenip önerilerine kulak verdiğim bir arkadaşımın bu film hakkındaki yorumunu paylaşarak sizi bu filmle baş başa bırakıyorum:
"Hayatın ne olduğunu, aslında yaşadığımız iyi veya kötü şeyleri hak ettiğimiz için değil; sadece olasılık dahilinde oldukları için yaşadığımızı, aşka bir başka açıdan bakmayı, hatta aşkın neden var olmadığını anlatan harikulade film."
Carl Sagan yaşasaydı da izleseydi...

10 Ekim 2011

Crazy, Stupid, Love


Aşk ne kadar çılgın ve aptalca olabilir? Bu filmin izledikten sonra bu sorunun cevabını yeterince doyurucu bir şekilde alacağınızı garanti ediyorum.

Film bir restorantta masaların oturan çiftlerin şık ayakkabılarını ve o ayakların yaptığı çapkın hareketleri gösteriyor. Bu sahneden bile ayakları gösterilen çiftlerin birbirine olan ilgisini anlıyorsunuz. Gel görki kamera en son olarak şık bir topuklu ve New Balance spor ayakkabi giyen bir çiftin durduğu masada duruyor ve kamera masa hizzasına çıktığında yiyeceği tatlıyı seçmeye çalışan Cal Weaver (Steve Carell) ve eşi Emily'ye odaklanıyor (Julianne Moore). Cal'in tatlı olarak Creme Brulee, Emiliy'nin ise boşanmayı istemeyi söylemesiyle 118 dakika sürecek olan heyecan ve kahkaha fırtınası start alıyor.

Aslında kendimi bir sinema sever olarak son zamanlarda çok şanşlı hissediyorum. Son zamanlarda gittiğim hiçbir film beni yanıltmadı.  Crazy, Stupid, Love'da  (Artık CSL diye bahsedeceğim) buna bir istisna değil.

Film her şey bir tarafa senaryosuyla izleyici karşısına 1-0 önde çıkıyor. CSL kendi türünden birçok filmin düştüğü hataya düşmeyerek komedi, drama ve romantizmin kıyılarında bu saydıklarımdan bazen biri bazende bir kaçında tavan yapacak şekilde kendini dengede tutuyor. Ayrıca kendinden beklenmeyecek twistlere de (dönüm noktalarına) sahip olmasıyla beni ciddi ciddi şaşırtmasını da bildi.

Senaryonun usta elinden çıktığını anlamamızı sağlayan başka göstergelerde her karakterin içinin dolu ayrıca filmde bir ağırlığının olması ve seyircinin kafasında hiçbir soru işareti bırakmaması bence.

Gelelim oyunculuklara (şu an gülümseyerek avuçlarımı birbirine sürtmekle meşgulum). Önce mazlum sonra mağdur (hem de ne mağdur). :) Steve Carell'a saygım bu role kattığı derinlik ve sağlamlık ile bir kat daha arttı. Bir insan bu kadar mı hem yıkılmış bir karakteri oynayıp komik olur ve bunu insanı irrite etmeden yapar.

Ryan Gosling'i  The Notebook, Remember The Titans ve Blue Valentine'dan hatırlasam da (yeni filminin ismi Drive) o donuk surattan ve mükemmel fiziğinden (emeğe saygı lütfen) beklenmedik bir şekilde canlı ve derin bir oyunculuk sergilemekte. Ayrıca Marisa Tomei (yaşlansa da güzel)  ve Kevin Bacon ise verilen yan rollerde kendi kalitelerini gösteriyorlar.

Oyunculuklar ile ilgili olarak iki kişiye daha değinmek istiyorum. Bunlardan biri Cal'in oğlu olan ve bakıcısına aşık, 13 yaşında sınır tanımaz bir çocuk olan Robbie ve onu mastürbasyon yaparken yakalayan   Cal'e (Steve Carell)  önce gizliden gizliye sonra açıktan açığa (hemde ne açık) :) aşık olan 17 yaşındaki  Jessica. Aslında söylenecek çok şey olsa da sadece bu ikiliye ileride dikkat edin demekle yetineceğim.


Film kendisinden önce binlerce Hollywood vari romatik-komedinin (dramı da unutmayalım)  ruhumuzda yarattığı tahribata inat türdeşlerinin düştüğü klişe ve bayağılıklara düşmeyerek benim takdirimi kazandı. Açıkçası belki bir bilimkurgu filmi sizi bir şekilde iki saat meşgul edebilir ama bu tipte bir filmin seyirciye gözünü kırpmadan kendini izlettirmesi benim pek rastladığım bir olay değil.

Netice itibariyle belki bu film Oscar'ı alamayacak ama romantik komedi ishali olan Hollywood'tan hala güzel filmlerin çıkacağına dar inancımı güçlendirecek kadar esaslı bir film olduğunu bana kanıtladı.

Umarım sizde bu filmi benim izlediğim kadar büyük bir keyifle izlersiniz. Düşündüm de, hayır, eminim ki,en az benim kadar keyifle, bolca gülerek hatta zaman zamanda hüzünlenerek izleyeceksiniz.

Sinemasız kalmamanız dileğiyle.

IMDb notu: 7.8
İzle ve Yorumla Notu: 8.5
Bunu seven bunu da sevdi: Love Actually, Hitch, Bridesmaids

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...